30 Haziran 2013 Pazar

İNSANCA YAŞAMAK İÇİN...

                            ANKARA İÇİN MOLA VAKTİ

               Gezi Parkı'nın yok edilmesine ve beton yığınına dönüştürülmesine karşı başlayan tepki giderek kapitalizmin doğayı ve insanlığı topyekün tüketmesine duyulan tepkiye dönüştü. İstanbul'dan dünyaya yayıldı. İstanbul'dan diğer illere adım adım yayılan halk direnişinin en çetin geçtiği şehirlerden biri Ankara'ydı. Polis müdahalesinin, şiddetinin, gözaltıların giderek artması hatta helikopterlerle taaruza geçilmesi, boş sokaklara dahi gaz bombası atılması neyin işaretiydi? Önüne geçilemeyen kararlı halkın gücüne karşılık duyulan korkunun mu? Yoksa bürokrasinin kalesini koruma hevesinin mi?
          İstanbul'da şarkıların söylendiği, halkın birbirine kenetlendiği anlarda Ankara'da adeta vahşet yaşanıyordu. Memurun ve öğrencinin kenti olan Ankara'nın asıl kimliği bürokrasi kenti olması etrafında şekillendiğinden mi bilinmez bu kimliği korumaya yeminli polisler nöbetleşerek kelimenin tam anlamıyla hiç soluk aldırmadı. Halk elbette çatışma gönüllüsü değil, sadece haklarını istiyor. Bu uğurda gencecik insanların öldürülmesi çok acı.
                Ethem Sarısülük'ün başından vurulduğu günün üzerinden bir ay geçti. Güvenpark artık birçoğumuz için Ethem Sarısülük Parkı. Ne var ki direniş sesleri bugünlerde azalmış gibi. Temmuz
ayını karşılarken çatışmanın en yoğun yaşandığı, insanların binalarda mahsur kaldığı Kızılay dahi boşalmaya başladı. Kennedy caddesi bomboş. Sakarya akşamları 1 ay öncesindeki gibi. Köşe başlarında duran tomaların dışında sokaklar direniş öncesinin rutinine geri döndü.Tunalı Hilmi'de gündüz belirli saatlere kadar direniş öncesindeki gibi gündelik hayat her zamanki hâlinde seyrederken havanın biraz biraz karardığı akşamüstü saatlerinde halk giderek sokaklara dökülmeye başlıyor, akşamdan geceye sokakların yüzü değişiyordu. Bugün akşamdan geceye de hayat giderek direniş öncesi sakinliğine döndü. Buna karşılık belki de birçoğumuz ilk kez hayatın normale dönmesini, dolayısıyla bir şeylerin değişeceği umudunu yitirmek istemiyor. 
                Tam da Ankara Temmuz ayını sessiz mi karşılıyor derken Halkevci kadınlar eylem programlarını duyurdular. Lgbt yürüyüşü kadar ses getirmese de anlamlı bir toplanma olacak. Bu kez polis şiddetine ve tacizine uğrayan, tutuklanan kadınlar için, kadın düşmanlığına karşı Ankara sokaklarını açacak. İnsanlığa karşı işlenen suçlara dur çığlığı Adliye'de ve Güvenpark'ta yükselmeye devam edecek. Son günlerin sessizliğinin ise Ankara için bir nevi mola vakti olduğunu düşünmek istiyorum. Dilerim Ankara'nın sesi hiç kesilmez. Ruhu ise bürokratlara yedirilmez.

1 Nisan 2013 Pazartesi

SUAT DERVİŞ'İ YENİDEN OKUMAK


                           SUAT DEVİŞ’İ YENİDEN OKUMAK


Suat Derviş bu zamana kadar çeşitli kimliklerin atfedildiği bir yazar olarak karşımıza çıkmıştır.  Nazım Hikmet’in Suat Derviş’i yazdığı düşünülen Gölgesi şiirinde “Bir kere eğemedim bu kadının başını” dizesinde bahsedilen “başını eğmeyen kadın”, erkek matbuatında ışıldayan bir “kadın” gazeteci ve yazar, dört evlilik yapmış olduğundan “çapkın” bir kadın, “komünist yazar”, “feminist yazar”, “toplumcu gerçekçi yazar” gibi türlü yakıştırmalarla anılmıştır. Özellikle erkek dünyasında kadınlığıyla var olan güçlü ve marjinal bir imaj yakıştırılırken yaşamına baktığımızda, kitaplarını okuduğumuzda karşımıza kırılgan bir kadın olarak çıkıyor. Kitaplarını okuduğumuzda ne ateşli bir komünist ne de sıkı bir feminist yazar görüyoruz. Suat Derviş neredeyse ideolojik temelli hiçbir düşünce barındırmayan, belki fazlasıyla örtük, çekingen göndermelerin seçilebildiği kitaplarla karşılamış okurunu. Araştırmacılar içinse Marksist okumadan çok hiç de zorlama olmayacak psikanalitik okumaya teşvik eden kitapların yazarı denemenin yerinde olacağı kanısındayım. Ne var ki toplumsal dönüşümün İstanbul sokaklarına taşındığı özellikle son yapıtlarında sınıfsal katmanları gözlemlemek de mümkün.
Yaratılmış Suat Derviş imajı bir yana Suat Derviş Osmanlı’dan Türkiye’ye bir medeniyet dönüşümünün esintisinde yaşamış bir yazar. Dolayısıyla seçimleri ile toplumsal dönüşümü hayatında yakın mesafeden deneyimlemiş yazarlardan biri. Denilebilir ki Osmanlı’nın son döneminden Cumhuriyet’e,  İkinci Dünya Savaşı’ndan çiçek çocuklara, Deniz Gezmiş’in idamına kadar toplumsal dönüşümü her hâliyle solumuş bir yazar Suat Derviş. Toplumsal dönüşümün yakın tanıklığı kadar -özellikle son yapıtlarında- sınıfsal katmanlara dair gözlemleriyle de ilgi çekici. Yapıtlarında okurunu bazen naif bir Tanzimat romanı karakteri, bazense varoşların gülü bir hayat kadını ile buluşturması belki de yazarın bu özelliğinden ileri geliyor.  
Tıpkı kitaplarının trajik sonu gibi bir hayat; parlayan bir yıldızın yalnız ve sessiz sönüşüdür Suat Derviş’in hayatı. Saraydaki sultan bebeklerini dünyaya getiren modern bir babanın sunduğu hayatın ışıltısından yalnız başına zar zor geçimini sağlayarak öldüğü evreye kadar inişlerin çıkışların iç içe olduğu sıra dışı bir hayat ve birbirinden farklı yapıtlar…
Suat Derviş aynı zamanda bugün okuruyla buluşamayan bir yazar; çünkü çoğu günümüz Türkçesi’ne çevrilmiş ve kitaplaştırılmış olan yapıtlarının baskısı tükenmiş durumda. Oysa yazarın yapıtları bilhassa edebiyat araştırmacılarına yeni okuma ufukları sunacak yüzlerce satırla dolu. Yayın dünyası ile birlikte Yeşilçam da yazara hakkını teslim etmemiştir. Fosforlu Cevriye yazık ki sinema sektörü tarafından katledilmiş bir eser.
           Son eserlerinden Fosforlu Cevriye tiyatrodan hak ettiği değeri bulurken sinemadan hak ettiği değeri bulmak şöyle dursun büsbütün “kitsch”leştirme projesine tabi tutulan bir filme dönüştürülmüştür. Eseri büsbütün metamorfoza uğratan korkunç bir senaryo. Bugüne değin çekilmiş iki filmde de Fosforlu’nun samimi, gerçek dünyasını yansıtamamış, sade külhanbeyi nidalarıyla karşımıza çıkan mutasyon Fosforlularla akıl bulandıran yapımlar. Liz Behmoaras Suat Derviş Efsane Bir Kadın ve Dönemi başlıklı biyografi kitabında yazarın film şirketinden ödemesini istemek üzere yazdığı mektuba yer verir. Bu mektupta şu cümleler yer almaktadır: “Efendim, bu kadar küçük bir para için sizi hiçbir zaman rahatsız etmek istemezdim fakat yirmi gün evet kocamı kaybettim. Bu kadar gülünç bir paraya ihtiyacım var. Şimdi içinde bulunduğum perişanlığım geçer geçmez yeniden iş yapma imkânları için sizi göreceğim(…)”(262). Bu ifadelerden anlatılan hikâyenin yazarına rağmen kötü bir senaryoya dönüştürüldüğü de çıkarsanabilir. Belki de Derviş kitabını filmleştirilebileceğini düşünerek yazdı. Fosforlu Cevriye hikâyesiyle Ağır Roman kadar sert olmasa da yeraltının sesini kadın duyarlılığı ile veren iyi senaryoyu hak eden bir yapıt.
Suat Derviş’e dair söylenecek, yazılacak çok şey var. Şimdilik genel bir yazı ile okurunu ezber bozan okumalara davet eden bir yazar olduğunu yazmakla yetineceğim. “Suat Derviş yeniden okunup başka metinlere (film senaryolarına) taşınacak nitelikle tılsımlı kitapları ile okurunu bekliyor” demek isterdim tabii okunabilirse.

                       

1 Mart 2013 Cuma

08.03.2013 KADIN CİNAYETLERİ



           
            Kadına yönelik şiddet olayları zikredilirken genel kanı şiddet olaylarının artması veya daha önce de gerçekleşmesi; ancak medyada bu denli yer bulmaması etrafında şekilleniyor. Gerçekten de kadına yönelik şiddette son zamanlarda bir artış mı söz konusu ya da bu öteden beri olan bir şey mi? Aslında 8 Mart’ı karşılarken “kadına şiddet”i kınama noktasında akla gelen bu gibi soruların cevabını düşünürken şiddetin sadece kadına yönelik olmadığını vurgulamak abes olmayacaktır herhâlde. İnsanlık şiddet üzerinden topyekün vicdanını yitirmiş vaziyette. Sözgelimi kadına, erkeğe, çocuğa, doğaya, hayvana, hemen hemen her şeyi tahrip etme, yok etme arzusu var.
Şiddetin kaynağının ötekileştirmede yattığını düşünüyorum. Özellikle yaşam stili farklı olana, kendini genelin dışında tanımlayana karşı bir tahammülsüzlük hâkim, tabii buna bağlı olarak da şiddetin derecesi artıyor. Bu tahammülsüzlük “öteki” olarak görülenin yaşamına dahi mal olabiliyor. Geçelim farklı dinden, etnisiteden insanların birbirlerine kendi yolunu dayatmadan bir araya gelmesini, sadece farklı yaşam stiline sahip insanlar bile birbirlerini yargılamaya teşne. Buna karşılık ikide bir “diyalog” kelimesinin ağızdan ağıza dolaşması fazla ironik. Monologlar ülkesinde farklı sesleri işit işitebilirsen.
 Ötekileştirme ile şiddet arasında organik bir bağ var. Ötekileştirme devletin halkı kolayca manipüle ettiği yollardan biri. “Benim gibi ol!”mottosu üzerinden geliştirilen dayatma şiddetin çıkış noktası. Henüz özgün benliğini yakalama cesareti olmayan bireylerin yaşadığı bir toplumda benlik inşasının manipülasyonlarla idare edildiği ortada. “Sen şusun/ şunlardansın/ şucusun” ile baştan kimliği tayin edilen insanlar körü körüne inandıkları sistem ile işbirliği yaparak kendileri gibi olmayanın yaşamasına dahi izin vermezler. En ufak bir fikir ayrılığı bardağın taşmasına bahanedir. En nihayetinde fanatik olarak adlandıracağımız kitleler kendileri gibi olmayanları öldürmeyi hak görürler kendilerinde. Bu noktada Türkiye'de şiddet olaylarının artması değildir mevzu. Bence asıl odaklanılması gereken şiddetin kronolojisi veya dozajı değil, nasıl ortaya çıktığı. Başka bir deyişle fanatiklerin cinayetlerinin arkasında yatan nefret ve bunu körükleyen faktörlere yoğunlaşmada fayda var.
 Kendinden başkasını sevmek aslında böyle kaotik, nefret dolu bir ortamda ne kadar güç. Çıkar söz konusu olmadan farklı bireylerin bir araya gelmesi ne büyük bir ütopyaya dönüştü. Nefret söylemi her yandan yükselirken toplumsal paranoya da artıyor.  Paranoya ise korkudan besleniyor. Her an telefonunun dinlendiği paranoyasıyla yaşayan insanlara dönüşmüş hâldeyiz.
                  Korkunun dönüşümü de bana ilginç geliyor. Kitaplar toplatılıp yakılırken de aynı korku vardı. Şimdi kimse yasaklı olmamasına karşın bazı kitapları okumuyor. Çünkü ilgi kasıtlı olarak yok edildi. Farklı düşünceleri ifade ederken, basit ve özel gündelik konuşmaları gerçekleştirirken de bu korku çepeçevre sarıyor bizleri.
  Özel hayatımız ellerimizden kayarken her şey ivmeli biçimde tek tipleşecek gibi görünüyor. Özel olanlar genele evrilecek. Yakında inandıklarımızı da ifade edemeye edemeye onların da yitip gidişine seyirci kalacağız. Gelecek kuşaklarsa yitirdiklerinin dahi farkında olmayacak.
 Baştaki sorunun cevabına gelirsek şiddet ve buna bağlı olarak korku hep vardı; ama zorbalık ve diktatörlükten haraç yiyerek her geçen gün gücüne güç katıyor. Belki sevmeyi, şefkati hatırlarsak, insan olmaya sarılırsak, bir Budist gibi başka bir bedende yeniden var olma ihtimalimizi düşünürsek farklı olanı incitmez, tahrip etmez ve hatta öldürmeyiz. Özgün benliklerin keşfedildiği ve ifade özgürlüğünün sağlandığı, barış dolu 8 Mart’lara… 

1 Şubat 2013 Cuma

ÜNLÜ OLMAK HEPİMİZİN RÜYASI




Görsellerle Yaşıyorum
Hepimizde ünlü olma sevdası var değil mi? Haydi, itiraf edelim. İnsanların gözü üzerimizde olsun. Magazinciler peşimizden koşsun. Neredeyiz? Kiminleyiz? Hangi lokantada, ne yiyoruz? Hepsi takip edilsin istiyor olabilir miyiz? Ya da bugün ne giydiğimizi? Yoksa ne diye Facebook ve Twitter üzerinden ulusa sesleniş yapar gibi iletiler paylaşıyor olalım, dakika başı check in yapalım, boy boy fotoğraflar paylaşalım ki? Neden başkaları tarafından delicesine takip edilmek isteyelim ki? Neden yediğimiz künefenin dahi fotoğrafını çekelim ki? Tabii bunun psikolojik alt yapısında ele güne karşı ne kadar mutlu olduğumuzu kanıtlama çabasının yattığı kanısındayım. Gerçekten mutlu olan bir insan neden bunu başkalarına kanıtlamaya çalışsın di mi ama? Neyse şimdi bu konulara girip kafalara ütüyle buhar püskürtmeyeyim. Zaten yeterince “neden” kelimesini kullanmışım. Ne demiştik? Evet, ünlü olma vebasının insanlığı nasıl kırdığından söz ediyorduk. Çok mu ünlü olmak istiyoruz. Zaten ünlülük denilen şey denenmiş değil mi? Artık her şeyin dondurulmuşu var. O zaman biz de ev ekonomisi yapıp evimizdeki imkânlarımızla kolayca mevcut ünlülere benzeyelim mi? Haydi görsellere...!

Gündelik hayatımızda iş stresi bizi sarmış, çevremizdekiler üstümüze üstümüze gelirken hangimiz İzzet Altınmeşe olmak istemeyiz ki? Böyle anlarda en güzel yöntem hemen boş bir sayfa alıp sayfanın ufak bir bölümünü dairesel hareketlerle siyah keçeli kalem yardımıyla boyayıp aynı bölgeyi, delgeçle delmektir. Sonrasında gülümseyin ve gülücük kıvrımınıza vazelin sürün. Üstüne elde ettiğimiz dairemizi yapıştırınca işte size İzzet Altınmeşe görünümü. Yakınlarınızı yeni görüntünüzle şaşırtabilirsiniz ;)

Ivana Sert her televizyon bağımlısı, moda tutkunu kadının idolü! Hepimiz insanlar ağzımızın içine baksın, bizi dinlesin isteriz. Ivana Sert aksanıyla Türkçe konuştuğumuzda her kelimemiz ayrı bir dikkatle dinlenecektir. Bunun için hemen tüm sentaks yapımızı darma duman etmeliyiz değil mi? Hemen büfenize koşun. En seçkin içkilerinizi bardağa koyun. İçin içebildiğiniz kadar! Konuşmanızdaki değişimi çevrenizdekiler de fark edecek.


Murat Boz görünümüne sahip olmak da ev ekonomisi metodlarıyla mümkün. Hemen Orta-2'de giydiğiniz t-shirtünüzü dolaptan çıkarın. Orta-2'den kalması önemli. Yani Orta-1 veya Orta-3 kıvamı bozuyor. Bir işi yapmışken ta yapalım. T-shirtün yakasını "V" şeklinde özensizce kesin. T-shirtü giyin. Dar değil mi? Olması gereken de bu zaten! Hatlarınızı belli etmekten çekinmeyin. Dar t-shirt yağ topaklarını dahi kas gibi gösterecek green screen efektine sahiptir. Daha fazlası için bronz allık, pudra, vs.'ye başvurun. 

Şen kahkahalar atmak, hemen her şeye pozitif yaklaşmak hepimizin hayali. Oysa bizler özenle yapılmış esprilere dahi gülemeyecek kadar katı ve gerginiz. Gönül isterdi ki koy verelim. Hahaha, hihihi gülelim eğlenelim. Saba Tümer'i izlerken bu hâline özendiğinizi itiraf edin. Çözüm size bir eczane kadar uzak. Anti-depresan alın. Ekmeksiz yutun. Artık hayat bildiği gibi gelebilir!
Dilberay etkisiyle dikkatleri üzerinize çekmeyi tercih edenlerdenseniz yapmanız gereken hemen mutfağınıza koşmak. İlk çekmeceyi (genellikle ihtiyacınız olan şey oradadır) çekin ve bir adet çatal alın. Sonra çatalın dışa bombeli yüzeyini değil diğer tarafını yüzünüze tutun ve fotoğraf veya videonuzu çekin. İşte kendi efektinizi kendiniz yaptınız hem de çok gerçekçi oldu değil mi? "Kader[e] mahkum" oluşunuzu bu yolla dünyaya anlatabilirsiniz.

1 Ocak 2013 Salı

HOW I MET YOUR BEAST







KIYAMET GÜNÜ TESTİ


         Merhaba sevgilim okur! Son günlere damgasını vurup nanik yapan havadis sanırım kıyamet gününün 21 Aralık’ta gerçekleşeceğinin habercisi olan Maya tabletlerinin bulunuşuydu. Türetilen spekülasyonlar ekseninde Aralık’ın sonlarına doğru hepimiz takvimi boşaltıp efsanevi gezegen Marduk’un dünyaya çarpmasını beklemek suretiyle bilim-kurgu kafası yaşayacağız. İnsanlığın kurtuluşu, “Tüm dünya bitti bir biz kurtulduk! This is America! Fuck you! Obey me!” fikrî külliyatına yeni bir eserin daha eklenmesi, ‘Only robots will exist’ aforizmalı magnetlerin satış stratejileri,  ‘Başka gezegende hayat vardıydı da biz mi gitmedik?’, ‘Vizem yok a.q!’,‘Neyleyim kullanıcısı olmayan google hesabını!’, ‘Akşama ne pişirsem?’,  ‘Aradığım kişiye neden ulaşamıyorum, ne haltlar karıştırıyor?’, ‘Bugün ne giysem?’, ‘Kuzey-Güney’in son bölümünde ne olacak?’ gibi konu ve sorular için acil yardım hatları kurulacak.
         Bilim adamcağızları da sağ olsunlar endişe katsayısını arttırmak için “Guatemala’da yer alan başka bir Maya mahallesinde de tablete rastladık. O da ‘21 Aralık’ta dünyayı sıçırtacak şeyler olacak’ diyor. Bu da size kapak olsun. Ha-ha-ha! Lan şaka yaptım! Yok öyle bir şey! Hiç olur mu oğlum! İnandın mı? Ne safsın lan!” dercesine kafa bulandırıyor. Hâsılı, en güzel yaklaşım kapitalizm düsturunu benimseyen işletmelerden geldi. “21 Aralık Kıyamet Günü Partisi” etkinlikleri ile işletmeler coşum oldu. İlk içki bedava, hatta yok yok fix menü- fix hesap. “Fix hesap girişte verilecektir, kıyamet ayağıyla hesabı ödemeden kaçan panik-atakçılara karşı müessesemizin bir önlemidir. Kurallara uyduğunuz ve bizi kırmadığınız için teşekkür ederiz. Unutmayın, kıyamet kopmazsa yine biz kazanırız”.
         Bendeniz de şu Marduk’u azıcık ciddiye alıp ölmeden önce yapılması/yapılmış olması gerekenler listesi hazırlansa nelerin listelenebileceğini düşünmeye başladım. Bu düşünme sürecinin ardından ak sakalımla (evrensel bilgelik ölçütü) bir test hazırlamaya karar verdim. Bakalım ne menem bir hayat yaşamışsınız, nasıl bir kişiliğimiz varmış da biz farkında değilmişiz. İşte Marduk testi:

1) Ömrünüzün son demlerine yaklaşıyorsunuz. Hayatınız en sevdiğiniz mp3’lerle senkron biçimde gözünüzün önünden geçerken en favori anınız hangisi?
a)     Çekirdek aileyle çekirdek çitip tombala oynadığım yılbaşı gecesi.
b)    İbiza’da hangover olup Alessandra Ambrosio ile tekne turu yaparken acı kahveyle açılmaya çalıştığım gecenin sabahı.
c)     Facebook’a fotoğraf upload edip, arkadaşlarımın paylaştıklarına yorum yazıp, beni kim eklemiş-silmiş takip ettiğim an.
d)    Öss’ye girerken okunmuş şeker yediğim an.

2) Meteor/gezegen/fil dünyaya çarptı çarpacakken kimin yanında olurdunuz? Başka bir deyişle kimle “son yemek” yerdiniz?
         a) Anamgil, babamgil, dayımgil, amcamgiller, Çiçek Dilligil’le
         b) Sevgilimle
         c) Tanımadığım insanlarla (Sevdiklerimle toplu ölüme seyirci olmak yüreğimi burkar! Anlıyo musuğn?!)
         d) Kimi tanıyorsam toplar, hepsiyle ölerim.

3) Peki sona yaklaşırken içinden hangi şarkı çalıyor?
a)     “Aya Benzer Yüreğim” by Mustafa Sandal
b)    “The End” by The Doors
c)     “Zorunda Mıyım?” by Dilberay
d)    “Kill ‘Em All” by Metallica

4) Ölmeden önce son bir dilek hakkı verilse neyi dilerdin? Dikkat! Bu şaşırtmacalı bir soru. Yani “Gezegen teyet geçsin, insanlık ve dünya barışı” gibi şeyler dileme hakkın yok. Özetle, yapıp sonunda öleceğin bir şey dile dostum!
a)     Carlos Santana’dan gitar dersi almak
b)    Jeniffer Lopez’in totosunu ellemek
c)     Son bir sigara içmek
d)    Almanya’daki akrabaları aramak

5) Son sözlerin muhtemelen ne olurdu?
         a) “Eşhedü en la…”
         b) “Seni seviyorum aşgım, ölene kadar değil hem de sonsuzluğa kadar”
         c) “Cüzdanındaki parayı ben çalmıştım Korhan”
         d) “Nayır, nolamas, nölemeyiz!”

6) Tut ki kıyamet koptu. Ancak sonrasında sadece iki insan evladı hayatta kaldı ve insanlığın kurtuluşu/devam etmesi onların elinde. Bu ikili kimler olurdu?
         a) Eminem-Rihanna
         b) Hakkı Bulut-İzzet Altınmeşe
         c) Miranda Kerr-Orlando Bloom
         d) Cüneyt Özdemir-Soner Yalçın

7) Bu özel günü dünyanın neresinde geçirmek isterdin?
a)     Sardunya Adası
b)    Gine
c)     Bilecik
d)    Bakırköy

8) Kıyamet kopana kadar arkadaşlarınla seri film izleme kafasına girdiniz aşağıdakilerden hangisini seçerdiniz?
         a) Star Wars
         b) Zor Ölüm
         c) 3 Renk
         d) Hababam Sınıfı

CEVAP ANAHTARI
……..1.SORU……..
A dediysen resmen bayıksın.
B dediysen dibine kadar yaşamışsın, rahat rahat ölebilirsin.
C dediysen ufkuna tüküreyim! Bari şimdi yapma!
D dediysen ‘Ne Öss’ymiş arkadaş!’
……..2.SORU……
A dediysen evcimenlik, aile sevgisi de bir yere kadar değil mi ama? Azıcık farkındalık!
B dediysen başka insan tanıma zaten! Hapsolmuş zihnin iplerini salmalısın.
C dediysen duygusallıkla beraber değişim tutkusu sarmış dört bir yanını.
D dediysen kolektif çalışmaların adamısın.
…….3.SORU……
A dediysen müzik zevkin ilkokul üç!
B dediysen yerine göre davranmasını bilen bir kişiliksin.
C dediysen “Yok efenim zorunda değilsiniz de, yağniiii kem küm!”
D dediysen burada gezegene sesleniyorsun.
…….4.SORU……
A dediysen diyelim ki öğrendin, nerede-kime çalacaksın?
B dediysen sonuca dönük hareket eden, pratik zekalı bir insansın.
C dediysen ne olur yavaş iç, yavaş iç.
D dediysen klişeler sana haz veriyor resmen.
…….5.SORU……
A dediysen geleneklerine bağlısın.
B dediysen aşgın kadar meteorla burun burunasın.
C dediysen anlık itiraflarla pratikliği birleştirme kabiliyetin yüksek.
D dediysen Yeşilçam’dan gayrı film bilmez misin sen?
……6.SORU…….
A dediysen klipte gördüğün gibi değiller onlar anam!
B dediysen değişik türlere gebe bir dünya için el ele.
C dediysen daha iyi bir gelecek için bir mum da sen yaktın.
D dediysen fazla televizyon izlemekten beynin bulanmış.
…….7.SORU……
A dediysen egzotiksin.
B dediysen delisin.
C dediysen şakacısın.
D dediysen Allah belanı versin.
…….8.SORU……
A dediysen uzayın dibisin.
B dediysen boşuna ayak diretiyorsun.
C dediysen en çok hangisini sevdin?
D dediysen ezberlediğin replikleri arkadaşlarının yanında söylemek sana ayrı bir hava katıyor.