27 Ocak 2015 Salı

“Benim adım Neptün, senin adın Kübra olsun”

          Bir kadın cinayetine ramak kala kurtulan ama hayatı hiçbir zaman eskisi gibi olmayacak bir kadının anneliğe uyandığı ilk günlerin kabusa dönüştürülmesini okurken gözüm bu kabusu gerçekleştirenin adına takıldı ve Reha Erdem'in Kosmos filmindeki saf aşkın başlangıcındaki replik aklıma geldi. Filmde köye yeni gelen genç adam, âşık olduğu kızla ilk diyalogunda ona adını soruyordu. Kızdan: “Neptün olsun” karşılığını alan genç adam bunun üzerine sevinçle:“Senin Adın Neptün olsun, benim de Kosmos”diyordu. Aşka göre kurgulanmak böyle bir şeydi işte! Aşk, ismini bile seçebildiği bir özgürlük vaat ediyordu insana. Oysa bu şiirsel kurgudan çıkıp gerçek hayatın soğukluğuna düşünce insan ne ismini ne de talihini seçebildiğini görüyor.
          İşte bu soğuk zeminde bazı talihsiz rastlantılar insanın gözüne ilişebiliyor. Bu hikâyede ise isimler aşktan önce var. Adam Neptün. Kadın ise Kübra. Kübra, birçok dilde “Seni seviyorum” demesini bilir. Ay gibi güzeldir. Sonra uzak diyarlardan doğduğu topraklara dönmek ister. Burada bir aile kurmalıdır. Neptün baba, Kübra anne olacaktır. Sonunda bebek gelir. Neptün, Kübra'nın bildiği dilleri bilmez. Ana dillerinde dahi anlaşamazlar. Neptün, konuşup anlaşamadığı Kübra'nın kimse ile konuşamayacağını düşünür. Bu düşünce ile Kübra'ya bir darbe ile bildiklerini unutturur ve bir darbe ile de sözcükleri...Kübra sessizlik uykusuna dalar. Uyandığında ise artık hiçbir dilde “Seni seviyorum” diyemeyecektir.
          Kübra'nın ay yüzü soldurulur, bildikleri unutturulur. Gerçeğin hikâyesinde Neptün'ün ahlakı aşık olduğu kadına bunları eder. Öyle ki Neptün, Kübra'nın sezeryan sonrasında komaya girdiği yalanını söyler. Zaten dürüst olan hangi adam komaya girmiş karısından bebeğini kaçırır. Neptün bunu da yapar, Kübra'ya bebeğini göstermez. İnsan kendine, Kübra'nın hayatını yok ettikten sonra nasıl rahat uyur uykusunda sorusunu sormadan edemez.
          Kızı Kübra'yı görmek isteyen annesi ise Neptün'ün yalanlarına inanır. Başka bir deyişle, kızını bu yalanın kucağına teslim eder.Oysa kızı önceden de mutsuzdur, ama annesi bilmez. Herkes mutluluk oyunu oynamayı tercih eder. Mutluluk oyununun bedelini görmezden gelir. Kızının kocası tarafından dövüldüğünü ise ancak doktordan öğrenir.
          Kübra sonunda uzun uykudan uyanır. Uyanışla birlikte kötü anılar da hortlar. İçini yakan o anı tek tek harflerle anlatmak zorunda kalır. Kübra ne adını, ne de ona bu işkenceleri eden adamı verili düzenden bağımsız biçimde seçebilir.
          Eğitim şart diye diye çarkın dişlisi olmaya ittiğimiz kadınlara sadece ekonomik özgürlük vaat eden bu toplum düzeni bugün eğitimli, çalışan kadınlarını erkek şiddetinden koruyamıyorsa kadın özgürlüğünü çok yanlış anlamıştır. Bugün birçok okumuş ve çalışan kadın mahalle baskısı ile evlenip aile kurmaya itiliyor. Birçok eğitimli ve çalışan adam, kadınları dövüyor ve öldürüyor. Demek ki şart olan bu tip bir eğitim değil. Eğitim ve kariyer gelişmemiş ülkelerde hayati sayılır. Oysa ki gelişmiş insan eğitimin tutsaklığı körüklediğini bilir. Düşünceyi kıskaca alıp tektip insan yetiştirmeye odaklı eğitim kurumları kadının iş gücünden faydalanacağı bir kariyer hayatı ile bu niyetine özgürleşme süsü veriyor. Ekonomik özgürlüğüne rağmen kötü giden evliliğini sürdürmek zorunda hisseden kadınların durumu düşünülmeli. Cebindeki paranın kadını korumadığı aşikar. Çekirdek aile ve devlet iş birliği, kadının maruz kaldığı erkek elli işkenceleri halı altına itip hiçbir şey olmamış gibi davranmaya itiyorsa bir özgürlük ekonomik yolla mümkün olamaz. Ortada düpedüz bir ahlak sorunu vardır. Ahlaki kısıtlamalarla kadının özgürlüğünü elinden alan toplum nesiller boyu devraldığı bu çarpıklıkla yüzleşmeli. Şimdi adı olmayan kadınlar için Kosmos'un şairane dili ile sorgulattığı verili düzeni yeniden sorgulama zamanı.

*Bu yazı Bayan Yanı isimli derginin Kasım, 2014 sayısında yayınlanmıştır.

14 Eylül 2014 Pazar

Görsellerle Yaşıyorum


ÖMER SEYFETTİN'İN “PRİMO TÜRK ÇOCUĞU”NDAKİ KADIN ALGISI

          Ömer Seyfettin'in “Primo Türk Çocuğu” başlıklı hikâyesi Selanik'te yaşayan bir çekirdek ailenin yıkımını anlattığı söylenebilir. Bu ailenin reisi olan Kenan Bey, İzmir'de tanıştığı İtalyan güzeli Grazia'ya gönlünü kaptırır. Yalnız kızın babası Mösyö Vitalis kızını barbar, medeniyet düşmanı bir Türkle evlendirmek istemez. Kenan'a Osmanlı-Türk kimliğini unutarak bir İtalyan gibi yaşaması koşulu ile kızını verebileceğini söyler. Grazia'ya aşkından bu koşulu kabul eden Kenan, çocuklarını da İtalyan kaideleri ile yetiştirir. Öyle ki ilk çocuğuna “Primo”; ikincisine ise “Sekundo” diye seslenir. Tabii “Sekundo” kurgunun içinde sadece İtalyanların ikinci çocuğa “Sekundo” demelerini imleme vazifesini yerine getirip ölür. Geriye baş kahramanımız “Primo” kalır.

          İtalyanların Trablusgarp'a girişi ile işler karışır. Mutlu mesut yaşayan çekirdek ailenin üzerinde milliyetçilik dalgası ile kara bulutlar dolanmaya başlar. Bu dalga Kenan Bey'in kimliğini sorgulamasına ve âdeta : “İtalyanlar vatanı bölerken ben burada pasif pasif oturacak mıyım?” demesine yol açar. Grazia ise ortalık karıştığından bir an evvel Selanik'i terk etmeleri gerektiğini düşünür. Gel gelelim bu kritik evrede Kenan Bey, Grazia'ya bir Türk olduğunu hatırladığını ve kendisiyle gelmeyeceğini söyler. Bu sırada babası ile garip bir paralellikle Primo da Fransızca eğitim aldığı okulunda Orhan adında bir çocukla konuşur. Orhan, Primo'ya bir Türk olduğunu ve Türklerin tarihteki başarılarını anlatır.

          Orhan'ın motivasyonu ile Primo eve vatan, millet, Sakarya havası ile gelir. Şu rastlantıya bakın ki, Grazia ile Kenan da kararları noktasında çocuklarının akıbetini konuşmaktadır. Primo annesinde mi kalacaktır, babasında mı? Primo kırık Türkçesi ile Türk çocuğu olduğunu söyler: “Ben.... Turko çocuk....Ben, yok İtalyano..Ben burda..Ben çocuk Türk....”(390). Hikâyenin devamında Primo babası ile Selanik'te kalır ve içinde kopan milliyetçilik fırtınası ile düşmanı imha etmenin yollarını arayan çocukluktan canavarlığa evrilen birine dönüşür.

          Primo annesinin gidişi sonrasında dahi kalpsiz bir edayla: “Zaten o ecnebi kadının, o düşmanın aralarında ne lüzumu vardı?” (392) diye düşünür. Hikâyenin sonlarında milliyetçilik aleviyle tutuşup babasının revolverini ağzına alıp hazla emdiği ve düşman askerine doğrulttuğu satırlar Türk edebiyatının en ilginç sahnelerinden biri olarak akılda kalmıştır.

          Hikâyeye dair ifade edilecek çok şey var; ama benim bu yazıda asıl değinmek istediğim, olay örgüsünün içinde Ömer Seyfettin'in kimi zaman anlatıcının dili ile aralara serpiştirdiği benzetmelerle kadını nasıl algıladığı sorusuna cevap aramak. Bunun için hikâyede sözünü ettiğim pasajlara dönelim.
 Primo'nun annesine kafa tutup onunla gelmeyeceğini söylediği dramatik sahnenin ardından anlatıcı devreye girer ve ailesini terk edecek olan Grazia'nın durumunu şöyle betimler: “Grazia; muzaffer, genç, kavi ve uyanık Turan'ın muhakkak galebesi altında ezilecek olan zayıf, hasta ve miskin garbın korkak ve kadından bir timsali gibi hıçkıra hıçkıra ağlıyordu” (391). Anlatıcı nezdindeki betimlemeye baktığımızda Ömer Seyfettin, Grazia üzerinden garbı kadınsılaştırmıştır. Garbı temsil eden Grazia'ya kadınlığı üzerinden zayıf, hasta ve miskin sıfatları giydirilmiştir. Zaten oğlu tarafından dahi anneliği yerine milliyeti düşünülerek düşman ilan edilmiştir Grazia.
Yine anlatıcının devreye girdiği bir başka bölümde Kenan'ın gözünden Selanik sokakları şöyle betimlenir: “Kahveler gene hıncahınç asker doluydu. Ne intizam, ne hükümet vardı...O gece uyuyamadı. İşte babasının dedikleri çıkıyordu. Hâlâ zabitler gazinolarda oturuyorlar, nazik ve beyaz elleriyle, kadın gibi, saçlarını ve bıyıklarını düzeltiyorlardı” (401). Burada da düşman askeri ile kadın arasında bir koşutluk kurulmuştur. Kadın gibi dış görünüşleri ile ilgilenen bu düşman askeri nazik ve beyaz ellere sahiptir. Askerlerin erkeksiliğinin yitimini imleyen kadınsılaştırmaya dayalı bir tasvir söz konusudur.
          Askerlerin kadınsılaştırılarak betimlendiği bir diğer bölümde ise bu kez Yunan ve Bulgar zabitlerinin arasında teslimiyetçi biçimde yer alan Türk zabitlerden bahsedilir. Primo'nun gözünden okuduğumuz bu bölümde vatandan önce canını düşünen zabitlere duyulan öfke yine erkekleri kadınsılaştırma ile anlatılır:
 Ah, değişmeyen yalnız bizim zabitlerdi. Askerlerini, toplarını, tüfeklerini,vatanlarını, ırzlarını, mallarını düşmana verdikten sonra kurtardıkları pis ve kıymetsiz canlarını eğlendiriyorlar, yine eskisi gibi parlak kılıçlarını yerlere sürterek muzaffer düşman askerlerinin arasında, erkeklerin önünden geçen bir kız tavrıyla utanmadan geziniyorlar; gazinolarda bacak bacak üstüne atıp narin kadınlar gibi nazik ve beyaz elleriyle taranmış saçlarını, yukarıya kaldırılmış bıyıklarını düzeltiyorlardı (404).
Ömer Seyfettin, düşman askerini betimlerken de kadınsılaştırmayı “nazik” ve “beyaz elli” sıfatları ile vurgulamıştı. Önceki alıntıda düşman askerlerini bu nitelendirme ile betimleyen yazar, bu alıntıda da düşman askeri ile bir arada olmakta sakınca görmeyen Türk zabitlerinin acizliğini de benzer sıfatlarla aktarmış. Sıfatlar bir yana zaten açıkça zabitlerin “kadın gibi” olduğunu belirtmiştir. Ömer Seyfettin'in düşmanı ve düşmanın safını tutanı nefretle betimlerken kadın gibi olmalarına yaptığı vurgu bir kadın nefretinin göstergesi olabilir mi? Sanırım bu sorunun cevabını vermeden önce hikâyedeki şu satırları gözden kaçırmasak iyi olacak:
Niçin ağlayacaktı? Kadınlar, zayıflar, kuvvetsizler, adîler, alçaklar ağlardı. O           ağlamayacak, fakat ağlatacaktı. Kalbinde yine bir acı duydu; sanki gözyaşları kirpiklerinin altında toplanıyor,, taşmak istiyordu. Derin bir nefes aldı (410).
          Erkekler ağlamaz, tabii Primo da yeni edindiği Türk kimliği ile bir erkeğe yakıştığı gibi ağlamayacaktı. Burada virgülle ayrılan sıfatlara bakmakta fayda var. Kadınlar, zayıflar, kuvvetsizler, adîler, alçaklar yine bir koşutluk içinde ağlayanlar sınıfına dâhil edilirken olumsuz nitelendirmelere kadının da dâhil edilmesi önceki alıntılarla bir arada değerlendirildiğinde pek de tesadüf eseri karşımıza çıkmıyor. Gelelim bir başka alıntıya:
Ölüm...Ama bu eskilerin, ihtiyarların, namussuzların, alçakların, kavmiyetsizlerin, Yahudilerin, kadınların ve korkakların sandıkları gibi müthiş ve korkunç bir şey miydi?(414-415).
Namussuzlar, alçaklar, kavmiyetsizler, Yahudi ve korkaklarla kadının da ötekileştirmeye tabi tutulduğu bir “ve” koşutluğu görüyoruz. Bu sıfatlarla acizlik tanımına gidilirken kadın erkek arasındaki farkın da altı çizilmiş. Kadın aciziyet sıfatları ile birlikte düşmandır da. İhtiyarlık da takip eden satırlarda kocakarılıkla bağdaştırılarak bu kez erkekliğe yapılan vurgu ile daha net biçimde olumsuzlanmıştır:
Unutulmamak...Bu nasıl olurdu? Babası söylemiyor muydu: Gayet büyük bir şey yapmakla...Herkesi hayretten şaşırtacak bir kahramanlık, dehşetli bir cesaret göstermekle...İşte büyük Türklük için o, ehemmiyetsiz, kıymetsiz ferdî hayatını feda edecekti. Bu kıymetsiz, muvakkat hayatı saklasa ne olacaktı. Hakaretler, küfürler, tokatlar, lanetler içinde ihtiyarlayacak, nihayet bir gün hasta ve kuvvetsiz yatağında bir bunak ve iğrenç bir kocakarı gibi gebermeyecek miydi? O vakit onun ismini tarihler yazar mıydı? Hayır...Asla...ve böyle bir erkek ölümünün, dünyada birçok atların, eşeklerin, köpeklerin ölümünden ne farkı vardı? (415).
          Milliyetçilik fırtınası ile yeniden doğan ve tarih yazma arzusuna kapılan Primo için de kıymetsiz bir ömür sürmektense ölüm yeğ hâle gelir. Burada sözü edilen herhangi birinin ölümü değil, bir erkeğin ölümüdür. Bir erkek gibi ölmek. Ölümden korkmamak. Vatanı uğruna ölen şerefli ve güçlü bir erkek olmak ister çocuk yaştaki Primo. Erkek olduğundan ona yüklenen militarist kimlikle Primo'nun çocukluğunun yitimi veya tabiri caizse katli vuku bulmuştur. Erkekliğin yitiminde ise en büyük tehdit kadın olmak veya kadınsılaşmaktır. Vatanı düşman askerince işgal edilmiş bir erkek aciziyet sıfatlarından muaf olup kahramanlık sergilerken kadını karşısına alır. Ömer Seyfettin'de kadınsılaştırma, erkekliği bozguna uğratmada bir betimleme aracı olarak, en büyük silah hâline gelmiştir. Hâsılı “Primo Türk Çocuğu”nu kadınlığın ve çocukluğun öldürüldüğü erkekliğin ve vatanperverliğin yüceltildiği bir hikâye olarak da okumak mümkün.
Kaynak: Seyfettin Ömer. Ömer Seyfettin Bütün Hikâyeleri. (Haz. Polat, Nazım Hikmet.) İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2010.



31 Temmuz 2014 Perşembe

HORMONLU ZİHİNLER


          Gezi direnişinin birinci yılını kutlarken bugün televizyon kanallarından öğrendikleriyle geçimini sağlayan orta sınıfın çoğunda aktardan tasdikli sağlık programlarına abanıldığını gördükçe ne tepki vereceğimi şaşırıyorum. Diyetisyen, aktar, enejici, alternatifçi, bilimadamı, zart zurtçu kisvesiyle “Şunu ye, kansere bire bir ablacııım” diyen pazarcı kılıklı dayılara verilen referansın haddi hesabı yok. Artık iki kelime laf edemiyorum orta yaşlı orta sınıfla çünkü her iki kelimeden biri: “Şunun çekirdeğini mıncır, yut! Bak çok iyi geliyormuş. Saafoğlu söyledi. Büyük alim! Mutlaka ye çocuuum” şeklinde. Kanserden ölüm korkusunun, manyaklık boyutunda beslenme fetişine dönüştüğü ülkemizde adaletsizten ölenler için hiçbir eylemliliğe gidilmemesi ne acı!

          Orta yaş ve üzeri orta sınıf her şeyde olduğu gibi bu eylemlilik meselesinde de orta yolu bulmuş durumda. Akşam izlenilen haberlere iki “Cık cık!”, bir “Vah vah!” ettikten sonra gelelim fasülyenin faydalarına seansına başlamak resmen korsan ritüele dönüştürülmüş. “Aman çocuğum olaylara karışma! Ama ne yap et, iki elin kanda olsa da kiraz sapını, limon çekirdeğini eksik etme!” apolitik zihinlerin mottosu hâline gelmiş.
          Hemen her programda sağlık da sağlık diye milletin beynini yıkayan satılmış medya hükümet elli cinayetlere yer vermekten kaçarken biz onca katledilme haberine karşın ne zaman İsveç'e dönüştük de kendimizi kanserden korur olduk? Ucuz ölümler diyarı ülkemizde ne zaman sıra kansere geldi?
          Bir de komplo teorisi ürettim: Yıllardır peşimizden yemekle koşan, hırka giydirmeye çalışan masum görünümlü anneler, bu özelliklerinden ötürü kamuflaja bürünüp Saafoğullarının misyonerliğini yapıyor olabilir mi? Her gün sabahtan akşama kadar izlediği programlardan ötürü beyni aktara bağlayan teyzelerdense sapan tutan aktivist teyzeyi kaç hükümet yeğler ki? En güzeli etliğe sütlüğe karışmayıp kendini kanserden ve tüm felaketlerden koruyan bir neslin üreticisi olan anneler yetiştirmek. Böylece gençlik hem kanserden korunacak hem de hükümetin adaletsizliklerine gık diyemediğinden her daim güven içinde yaşayacak. Ne ütopik bir manzara.
          Yeni nesil ev hanımının hormonlu besin, kansorejen madde kabusu “Artık çok geç!” dedirten bir yöne de sahip. Düşünsenize onca yıldır katı yağla beslenip sonra tıkanmak üzere olan damarları “Biz her şeye zeytinyağı koyuyoruz” diyerek açma çabası çok absürt değil mi? Eski tüketim ekipmanlarındaki hormona/kanser yapıcı etmenlere yeterince maruz kalmasından dolayı son gece ödev yetiştirmeye çalışan biçare öğrencinin hâlini anımsatıyor bu teyzelerin hâli. Takriben 50 yıl öncesinde Vita yağına abanıp sonra soya filizi yağından başkasını kullanmayan hormonlu zihine Çernobil aromalı çay ikram etmek istiyorum. Çok iyi geliyormuş bakın öyle diyor büyüklerimiz. Üstüne de doksanlarda giydiğin kanserojen boyalı t-shirtü de giyindin mi tadından yenmez! Bir yağ yaktırıyor ki... Allah seni inandırsın, kaynımın kızı bir ayda 35 kilo verdi!
          Keşke bu mantıkla gidecek olduğumuzda hükümetin döktüğü kana da bir çare olsa. Mesela ceviz suyuna incir çekirdeği koyduğumuzda vicdan uyansa. Adaçayına limon ve zencefil ekleyince ileri demokrasi gelse. Böğürtlene kuşburnu ekleyince zihinler uyansa ve hür olsa! Belki aktardan çıkıp biraz politik tarihimizle ve bugünümüzle haşır neşir olursak mucizevi tariflere gerek kalmaz. Gezi'deki gibi mucizevi tarihler yazılır. 

SENDEN ÖNCE SENDEN SONRA


          Kadının öznelik konumu tartışıladursun kadınlar hayatlarında bilhassa ikili ilişkilerinde ne kertede öznelik konumlarına sahip çıkarak “ben” diyor sorusu ile bu yazıya başlamak istiyorum. Kadınlar ikili ilişkilerinde öncelikle karşı tarafın ilgisini çekmeye ve bu ilgiyi uzun vadede tutmaya odaklanırken kendilerinin karşı tarafa ilgileri olup olmadığını çok geç sorguluyorlar, kimileri ise sorgulama sisteminin fişini çekmiş hâllerde. Günümüzde kadının kendilik düzleminde farkındalığı artacakken ne hikmetse müthiş bir azalmayla dibe vuruyor. Heteroseksüel bir ilişkide kadın, erkekle pek ilgilenmese de bir ego tuzağına çekilip erkeğin alakasını garantiledikten çok sonra kendisine dürüstçe söz konusu adamı isteyip istemediğini soruyor. Evlenme teklifi arayışı, başka bir deyişle ilişkinin ciddi bir yöne evrilmesi ise genellikle hep kadının arzulayacağı bir verili istek şemasına sürüklüyor bizleri. Erkeklerse genellikle önce kendi seslerine kulak veriyor. Toplumdan ve karşı taraftan bağımsız biçimde kendilerine ne istediklerini sorup net ve dürüst bir cevaba kavuşarak ilişkilerine daha sağlıklı başlıyorlar. Kadınlara (belki bin beş yüzüncü kez) gelince: “Senden önce, senden sonra” nakaratı ile kendilerinden önce karşı tarafın öznelik konumunun güdümünde hareket etmeyi tercih edip kişisel tatminlerini minimuma çekiyorlar.
          Kadınların istemedikleri durumları deneyimlemeleri ve saçlarını süpürge etmeleri toplumda adeta kadın olmanın bir gereği gibi görülüyor. Yaşadığı tüm güçlüklere rağmen oyundan kopmayan kadın personası başta kadın tarafından meşrulaştırılıyor. Çoğu kadın ilişkiye başlarken ilişkinin uzun soluklu olması tahayyülünde. Bir insan pek fazla tanımadığı bir başka insanla bir ömür yaşayabileceğini hangi akıl tutmasıyla arzulayabilir? Çoğu kadın, karşı cinsle yeni bir ilişkiye hatta iletişime başlarken dürüst bir muhakemeye girmeksizin evlensek nasıl olurdu, aileme uyar mıydı? demeye başlıyor. Bu noktada anlık güdülerle yüzleşmek de epey sorunlu oluyor. Çoğu kadın tensel etkileşimle duygusal ve düşünsel etkileşimi birbirine karıştırıp yine topyekün sonu evliliğe çıkan kastırmasyonlara girişmeyi vatana millete borç biliyor. Hatta fiziksel çekimi ayıp sayıp kendi dürtülerini yoksayanların sayısı azalması gerekirken giderek artıyor. Bunun arkasında yatansa değersizleştirilme endişesi.
          Bir kadın x erkekle iletişim kurarken kendisini rahatça ifade ettiğinde dahi “Acaba benim rahat bir kadın olduğumu mu düşündü?” kaygısıyla “Ben o bildiğin kadınlardan değilim” tavrına bürünüp tribal enfeksiyona geçebiliyor. Çoğu kadın one night stand'in kendilerine uygun olmadığını ifade ediyor. Erkeklerse toplumun genel kanısı üzerinden bu konuda evlilikten kaçan her tür takılma alemine açık ve istemedikleri ilişkide yer almayacak denli daha bir farkındalık içinde lanse ediliyor. “Neden benimlesin?” sorusunu soran bir kadının “İstemesem/sevmesem neden senle olayım?” cevabını alması kaçınılmaz. Aslında kadın kendi kendini ikna edemediğinden erkeğin nasıl bu denli kolaylıkla ikna olduğuna şaşırıyor ve empati kabiliyetinin tıkandığı yer tam da bu nokta oluyor. Kadınlar aynı soruyu kendilerine yönelttiklerinde kendi hislerini ve düşüncelerini dışarıda bırakıyorlar. Devreye hep üçüncü şahısların gözleri giriyor. Ben gerçekten istemememe rağmen bu adamlaysam bu adam da pekala beni kırmamak için benimle birlikte oluyor olabilir veya kesin bir çıkar sözleşmesi ile bana hain oyunlar oynama planları içinde gibi paranoyak gevelemelerle özgüven kaybına yeni bir boyut kazandırıyor. Bence kadınların başta erkekler ve erkek egemen zihniyetle örülü toplumda değersizleştirilme korkusu yetiştirilişleriyle ilgili.
KADINLARI EVCİLLEŞTİRMEYİN! ONLARI İYİ AİLE KIZI OLMANIN ÖTESİNE TAŞIYIN! TABİAT CANDIR.
          Her an zarar göreceği kaygısıyla bir kız çocuğunu yetiştiren aile kurumu her ne kadar modern bir örüntünün içinde de olsa çocukları daha yolun başında mağdur edilen konumuna sürüklemiş oluyor. “Şunu giyme tacize uğrarsın. Yüksek sesle gülme hafif meşrep damgası yersin. Kız çocuğu oturmasını kalkmasını bilmeli. Akşam arkadaşında kalma, adam gibi saatte evde ol. Erkekler seni kullanıp atarlar. Erkekler seninle gönül eğlendirebilirler, uyanık ol. Önce evlilik. Evlenmeden asla çocuuum” gibi cümleler silsilesi ile yetişen bir bireyin ne kertede öz mutluluğuna yoğunlaşabileceği ileri sürülebilir. Dolayısıyla kadınların çoğu başta yetişme ortamında sürekli insan doğasına aykırı bir kafese kapatılmış durumdalar. Kadınlar için eğitim şart temasından önce eğitilmemek şarttır. Bırakın kadınları özgürce insan gibi yaşasınlar. Kadınları evcilleştirmeyin, doğal ortamlarında doğalarına uygun biçimde yaşamalarına izin verin. Tabiat candır. Kız çocuklarını yetiştirirken eğer statülerini ve mutluluklarını biraz önemsiyorsanız onları özel hayata ve eve hapsetmeyin. İzin verin zehirlensinler ve panzehirlerini bulup daha güçlü biçimde hayata tutunsunlar. Sürekli zarar göreceği psikolojisiyle yetiştirildiklerinde ilk olarak bu uyarıya rağmen zarar gördüysem kesin hata bendedir demesinler. (Şair burada aile kurumuna sesleniyor).
İHALE YİNE YENİDEN KADINA MI KALIYOR?
          Yetiştirilme koşullarıyla bağdaşık olarak kadınların önce “ben” diyebilme yetisi ortadan kaldırılıyor. Her bireyin kendine hayattaki her türden durum için “Beklentim nedir?” sorusunu sorması elzem. Bu soruya dürüst cevaplar verildiği ölçüde hayalkırıklığı ve depresyonun önüne geçilebilir. Aksi takdirde sürekli bulunduğu kaba göre şekil alan otantik kimliğini bulamayan kadınlar için tutsaklık kaçınılmaz. Daha iletişim esnasında bu adamın niyeti evlilik mi başka bir şey mi ilk sorulacak soru olmamalı. Neden tanınmayan biri ile yaşama sorumluluğunu üstlenecek olmak bu kadar cazip olsun? Adeta evlilik içinde tanışılacağı gibi dest-i izdivaç kafalarını besleyen bir hamle değil mi bu? Gençler birbirlerini 21.yüzyılda dahi muhallebicide hadi bilemedin kafede tanıyacak anlaşacak ve evlenecek sonunda da mutlu olacak tasavvuru nasıl meşrulaştırılıyor anlamış değilim. Tanımayı geçtim, hiç sevmediği adama yas tutan kadınlar da var. O beni sevsin, benim onu gerçekten sevip sevmemem mühim değil, yeter ki ciddi düşünelim. Oyy! Oyyy!
          Giderek muhafazakarlaşan bir çevrede kadınların biricik sorunu ise kendilerini tanımadan başkasını tanıdıklarına ikna olabilme safdillikleri. Birçoğu tüm iyi okullara ve kariyer planlarına rağmen hayatlarındaki asıl imzayı iyi bir evlilikle atacakları kanısında. Bu pekala romantik bir düş olarak görülebilir. Ne var ki bir özne olarak kadınların çoğu toplumsal itki ile yetiştirilmelerinden belki de asla olmak istemeyecekleri adamlarla oluyorlar. Burada geleneksel kadın imajının payı da yok değil hani. Kadın süzülüp mendilini atar. Erkek de peşinden deli divane sürüklenir, aşk mektupları ile kadını ikna etmeye kalkışır. Rakiplerin arasından sıyrılıp ona hayatındaki en özel kişi olma payesini sunmalıdır. “Madem ki çok istedin, haydi bari olalım” yanıtı ile sırf ilgi açlığından ve ikna edilmeye susamışlıktan kendini unutan nice kadın var. Oysa ki ilk soru bu adam beni yatay ve dikey olarak ne kadar tatmin ediyor olmalı. (Tatmin olmayıp da ilişkiye devam eden erkek sayısı çok az olduğundan bu soruyu bilhassa kadınlar kendilerine sormalı). İlişkide beklentilerin örtüşmesi mutluluğun kapılarını açar. Beklentinin ne kadarının gerçekleştiğini sınamak için ötekilerin değil, kendi beklentilerinin peşine düşmeli.
          Bu yazıyı genellemelerle bina etmek istemiyorum. Elbette ezber bozan öznelik konumuna sahip çıkan hisleri ve dürtülerine öcü gözüyle bakmayan kadınlar da var. Ne var ki, bu kadınlar çok istisnai konumdalar. Toplumun genelinde hatta yüksek öğretimde gördüğüm manzara maalesef pek iç açıcı değil. Bu özerk alanda dahi kendini bile bile tutsaklığa iten olumlanma kaygısından kendini unutan çok kadın görüyorum. Hatta hâlâ kadın mı kız mı ayrımı ile cümleye başlayan sözüm ona akademisyen olacakların vay hâline demekten gayrı söz yok. Biçare düzenin içinde kadının özerk kimliğini oluşturması ve buna sahip çıkması çok önemli. Devrimi yine kendiliklerine sahip çıkarak kadınlar yapmalı. Kısıtlamalar ve sansürlerle önümüzde tutuş gücü ivmelenen uzun bir yol var. Siz sağ, ben selamet.

10 Mayıs 2014 Cumartesi

KİMSE ÖLDÜRÜLMEYİ HAK ETMEZ!



          Bir ay önce Özge isimli üniversiteli bir gencin, eski erkek arkadaşı tarafından otobüste katledildiği haberini gördüm. Ne olup bittiğini daha detaylı takip etme gayreti içindeyken katil erkek arkadaşın otobüsten kaçıp intihar ettiğini öğrendim. Bu olay üzerine kadın cinayetleri tekrar lanetlenirken diğer yandan Özge'nin okulda çok başarılı bir öğrenci olduğundan söz ediliyordu. Bu derslerde başarılı olma vurgusunu çok yadırgadım. Özge başarılı olmasaydı öldürülmeyi hak edecek miydi? Yine Ali İsmail Korkmaz'ın ölümünden sonra annesinin Ali'nin huzurevlerini ziyaret eden duyarlı bir çocuk olduğunu söylediği görüntüleri aklıma geldi. Berkin ise ekmek almaya gitmiş bir çocuktu. Elbette bu gençler sosyal duyarlılıkları olan bildiklerimizin yanında belki bilmediğimiz pek çok alanda başarılıydılar. Ne var ki öldürülüşlerinin arkasından bu yönlerine dikkat çekilmesinin bir alt metni olmalıydı. Ben bu noktada toplumsal ahlakın sorgulanması gerektiği kanısındayım.
          2014 belediye başkanlığı seçimlerinde sonuçlar açıklandıkça Türkiye'nin ahlaki çöküşe sürüklendiği ileri sürülmüştü. Başka bir deyişle de ülkenin ahlakı konusunda endişe duyulduğundan söz edilmişti. Dini bütün bir hükümetin nasıl olur da bu denli çalıp çırptığına hayret edilmiş, gerçek dindarlığın böyle olmadığının altı çizilmişti. Demokrasi cinayetinde pek çok örneğe ev sahibi olma şerefine nail ülkemizde iktidar karşıtı partilerin söyleminde “Efendiler gerçek din öyle değildir, böyledir” gibi bir söylem var. Adeta muhalefet de kendini muhalif olduğunun temel paradigması ile inşa etme saçmalığı içinde bulunuyor. Oysa ki madem bir karşı duruş var bu noktada neden biz daha dindarız kurgusu hakim anlamış değilim. Dahası anlayamadığım bu nasıl bir ahlak anlayışı ki başarısız, “hayırsız” ve ateist olduğunuzda öldürülmemeniz için her türden mazereti sıfıra indirgemiş oluyor. Özge başarısız bir öğrenci olsaydı da öldürülmemeliydi. Ali İsmail Korkmaz hiçbir duyarlılığı olmadan sadece kendisi için yaşayan bir genç olma ihtimalinde de öldürülmeyi hak etmezdi. Berkin bir yetişkin olsa da öldürülmemeliydi.
          Bu ahlaki kurgu nasıl bir mantığa/mantıksızlığa dayanıyor ki aynı oranda demokrasi de çökmüş oluyor? Sadece çoğunluğun önördüğü kriterlere uygun çerçevede olumlu birer figürü temsil edenler en kabaca tabiri ile yaşamayı hak ederken neden çoğunluğun dışında marjinal bir hayat sürenler yok edilebilsin ki?
          Bu demokrasi sınavında temcit pilavı gibi tekrarlanan ahlaki değerlerde yozlaşma fikri neyi temsil ediyor? Ahlak nedir? Bu ülkede varolabilmek dahası yaşama hakkına sahip olabilmek için toplum yararına hizmet etmek mi gerekiyor? Bu çocuklar öldürüldü. Hepimizin içi kan ağladı ve bu telafisi olmayan bir durum. Bu çocuklar iyi özelliklerine rağmen katledildi söylemindense bu çocuklar ne yaparlarsa yapsınlar yaşamayı hak ediyor söylemi daha demokratik olmaz mıydı?
          Ahlak denilince aile kurumu akla geliyor. Bu noktada dahi birinin canını yakmadığı halde sırf kendi hayatını, kendi bildiği gibi birey olma bilinciyle yaşayan insanlar evlatlıktan reddediliyor. Oysa bir insan farklılığının bedelini dışlanarak ödememelidir.
          Bazen farklı bir şey inşa etmeye inanıyorsak daha cesur biçimde karşıt güçten bütünüyle bağımsız bir söylem geliştirmek farz oluyor. Mutlak iktidarı yıkmak, demokrasiyi müjdelemek için belki de her şeyden önce ahlaki değerlerimizin bütününü gözden geçirmemiz gerekiyor. Berkin Elvan ekmek almaya gitmeseydi de öldürülmeyi hak etmiyordu. Tutun ki polise taş attı sapanıyla bunun ne mahiyeti var? Tutun ki çocuk değildi. Tam da burada acımızı yaşarken dahi zorba gözlere açıklama yapma ihtiyacı ne berbat bir histir. Mağdur taraf, kusurlu bulunanın aslında ne kertede bu sistemde ideal olduğuna dair ikna yarışına girmemeli. Bırakın şu ahlak zırvalığını, bırakın insanlar acılarını yaşasınlar. Yaşama hakkı elinden alınmış bir insanın kabahati aykırı olması, hakkını araması olmamalıdır. Hatta bu örnekte hiçbir kabahati olmamalı. Biz çocuklarımızı her hâlleriyle bağrımıza basarken bu akılsızlar da artık iktidarın tuzağına düşüp onun ayıplayacağı noktaları törpülemek zorunda kalmamalı. Gerçek bir karşı iktidar kendini mevcut olandan farklı tanımlamalıdır. “Ben daha ...” yarışına girmemelidir.

          Özetle, hiç kimse en kapsayıcı hâliyle toplumun genelinden daha farklı bir yaşam idealine sahip olmasından ötürü öldürülmeyi hak etmez. Kimse koruma kalkanlı polise karşı kendini savunduğunda -ki cana kastetmek yoktur- öldürülmemelidir.