9 Mayıs 2015 Cumartesi

Canilikler Diyarı'nda İkiyüzlü Ahlâk: Koşullu İsyan

           
                Türkiye, gözü dönmüş erkeklerin bir arada yaşadığı bir ülke. Bu erkek çetesi, kadınları taciz ediyor, kadınlara tecavüz ediyor, kadınları öldürüyor. 11 Şubat 2015'te korkunç bir cinayete kurban giden Özgecan Aslan'ın ardından, nihayet, daha geniş kitlelerin tepkisi ile kadın cinayetleri tartışılır oldu. Erkeklik inşasının, hükümetin cinayet faillerini cesaretlendiren söylemlerinin ve hukuki yaptırımların, tabiri caizse katilleri koruduğunun gündeme taşınması bakımından bu tartışmalar önemliydi. Maalesef Özgecan'ın ilk ve son olmadığı, her geçen gün yeni kadın katliamlarına uyandığımız Türkiye'de, kamuoyunun kadın cinayetlerine olan yaklaşımı vasıtasıyla, “duyarlılık” nâmına bile olsa, cinsiyetçi tutumun tüm marazları ile açıkça kendini gösterdiğine tanık olduk.
Toplumun kadın ve erkek cinsine yüklediği kodlar ve görevler çevresinde toplumsal cinsiyetin yıkılmaya çalışıldığı, cinsel tercihlerin sorgulanmadığı, ötekileştirmelerin son bulduğu ve heteroseksüel normların hızla terk edildiği bir dünyada ne yazık ki, normlar dâhilinde heteroseksüel bir ilişkinin bile yasaklı kılındığı, geri kalmışlıkta ayak direten bir ülke hâline gelmemiz utanç verici! Bugün insanların sevgilileri, hatta kızlı-erkekli arkadaş grubuyla aynı çatı altında yaşamasına bile karışan bir devlet anlayışı mevcut. Ülkeyi soyup soğana çeviren sözüm ona muhafazakâr hükümet erkânı, halkın özel hayatını didiklemekten, yatak odasına girmekten zerre çekinmiyor. Kiminle yaşayacağına, medeni hâline, kaç çocuk yapacağına, kürtaj hakkına, kahkaha atmasına, iş yerinde çalışmasına, kısacası tüm temel haklarına müdahale edilenler de hep kadınlar oluyor. Buna karşılık hükümet ve yandaşları, mahreme müdahaledeki ısrarcı tutumlarını şiddet söz konusu olduğunda bir anda terk ediyor, ikiyüzlü bir tutumla: “Karı-koca arasındakine karışılmaz” diyor. Hatta tecavüzcü veya katil yerine; mağdur ve maktulü sıkıştırıp suçluyor.
         Özgecan Aslan cinayeti ardından büyüyen tepkilerle birlikte, bu tepkinin ortaya çıkışında toplumsal ahlâk da sorgulandı. Mini etek giyip içki içtiği adam tarafından tecavüze uğrayan ve öldürülen kadınlar söz konusu olduğunda neredeyse “Hak etmiş!” diyen kirli zihinlerin ahlâkından söz ediyorum. Hükümet erkânı kadar toplumun da ikiyüzlülüğünü ortaya koyduğu; o, kokuşmuş ahlâk-sızlık çığ gibi büyüyor. Bu, kirli işbirliği canımızı yakmaya son sürat devam ediyor. Ölü Kadınlar Memleketi isimli kitabın yazarı Burçe Bahadır'ın bu konuda harika bir yazısı vardı. Elektronik yolla okuruna ulaşan Egoistokur'da yer alan “İçin Yanmazsa İnsan Değilsin...” başlıklı yazısında Bahadır, şöyle diyordu: “Özgecan’a sevgilisi tecavüz etseydi veya kocası? Ya da bir bardan çıkmış olsaydı, yine üniversite öğrencisi hâliyle, yine o masum gözleriyle? Peki ya tecavüzle karşı karşıyayken mini eteği olsaydı üzerinde? Ya da adama biber gazı sıkmaktansa, tecavüzü göze alsaydı? O vakit üzüntü yüzdemiz ne kadar düşecekti ya da düşmeliydi mesela? Şimdi tek yürek olanların kaçı şüpheyle yaklaşacaktı bu menfur olaya?”1Burçe Bahadır, yazdıkları ile harikulâde bir yüzleşmeye davet ediyor gibi. Devletin ve toplumun koşullu isyanı; yani ancak belli koşullarla mağdurun ve maktulün hakkını teslim eden bir tepkisellik söz konusu. Başına gelenleri çekmekle mükellef tutulan, çilekeşliği nisbetinde erdemlilik gösterdiği kandırmacası ile uyutulan, bazen uyutulmasına bile gerek kalmayıp kendi yoz reflekslerine boğulan toplum, bu koşullu isyandan sıyrıldığı ölçüde bir şeyler iyiye gidebilir. Toplumun isyan bayrağını çekmesi için ilk iş, kendi ahlâkı ile yüzleşmesi gerekiyor.
          Özgecan Aslan cinayeti sonrasında Twitter'da “sen de anlat” hashtag'i ile insanlar, başlarından geçen taciz ve tecavüz vakalarını anlatmaya başladı. Bu, travmayı en azından paylaşarak azaltma ve mağdur edenlerin ifşa edilmesi için isabetli bir atılımdı. Ben de geçtiğimiz yıl Bayan Yanı'nın mart sayısında “'Yazma' veya Sözlü Taciz Girişimleri: Diyaloğa Ayak Direten Monologlar” başlıklı yazımda okura siz de taciz hikâyelerinizi paylaşın çağrısında bulunmuştum. Bugün ise madem ki, erkeklik inşasının arızalı olduğunu ileri sürüyoruz, başta erkeklerin kendi şiddetleri ile yüzleşmeleri gerektiğini ileri sürüyorum. Çoğu erkek, başka erkeklerin şiddetini kınayıp bu konuda öğretici iletiler paylaşırken, sıra kendi şiddetleri ile yüzleşmeye geldiğinde hemen kaçmayı tercih ediyor. “Şiddetin büyüğü, küçüğü olmaz” deyip tüm erkekler kız kardeşlerine, sevgililerine, eşlerine, annelerine, çocuklarına uyguladıkları şiddetle yüzleşip kendi şiddetlerini utanmadan yazabildikleri zaman, sağlıklı bir erkeklik inşasının ilk adımını atabilecekler. Zaten büsbütün güvensiz olan bu ülkede, bir kadın olarak aklı başında erkeklerin desteğini hissetmeye büyük bir gereksinim var. Esnafından okumuşuna, hiçbir eğitim ve sosyo-ekonomik koşulla ayrıştırılamayan bir erkek şiddeti ile yüz yüze gelmek derin bir ümitsizlik yaratıyor. Feminist kuramlara dair kuvvetli okumaları, yazıları olup da birlikte olduğu kadına manevi ve fiziksel şiddet uygulayan erkekleri ise daha acıklı bir konumda görüyorum. Sağda solda makaleleri ile boy gösteren bu türden entelektüel erkeklerin yakınları olan kadınlara hat safhada şiddet uygulamaları ise ayrı bir ikiyüzlülük hikâyesi! Bu anlamda her erkek, kahramanlığı bir kenara bırakıp kendi katilliği ile yüzleşmeli!
          Üçüncü sayfa haberlerinin tüm sayfaları ele geçirdiği, her gün yeni bir kabusa uyandığımız bu ülkede kadın katillerinin cezalandırılmamasının gerekçesi ne olabilir? Melda Onur, muhalefet partilerinden bazı milletvekillerinin anayasada kadına yönelik şiddette cezai yaptırımları arttırıcı, hatta trans ve eşcinsellerin haklarını gözeten madde önerileri ile gittiklerinden; ancak bu konuda hiçbir şey yapılmadığından söz etti. Onur, bu önerilerden neredeyse bir külliyat oluştuğunu söylese de bu konuda hiçbir şekilde harekete geçilmemesi ne kadar anlamsız! Devlet, kadınlarını resmen ölüme terk ediyor! Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı çıkıp iyi hâlden ceza indirimi yapan savcıyı sorumlu tutuyor. “Karar, savcının insiyatifinde. Yargı bağımsız” diyor. Yargının bağımsızlığını hiçbir şekilde hissettirmeyip konu kadın cinayetlerine gelince bağımsızlık edebiyatı yapmak ne kadar basite kaçmak oluyor. Öte yandan savcılığın savunucusu bir avukat çıkıp “kanunlarımız toplumun örf ve adetlerine göre düzenlendiğinden bu kararda savcı toplumun isteğini gözetiyor” diyebiliyor. Herkes topu birbirine atmada birinci! İcraata gelince akıldışı önerilerle idam lakırdısından gayrısı yok! İç güvenlik yasa tasarısı da “yargının bağımsızlığı”nı gözler önüne seriyor. Gerçekten de yargı öyle bağımsız ki, savcı kararı olmadan polis sizi gözaltına alabilecek! Kapalı kapılar ardında zaten ettiği zulmü daha bir aymazlıkla devlet-baba güvencesi ile sürdürecek!
          Özgecan Aslan cinayetinden sonra ülkedeki hukuki yaptırım noksanlığına itiraz edip kendi yöntemlerini devreye soktuğunu, bir kahramanlık destanı kaleme alıyor edasıyla sunan Sedat Peker ise akıl tutulmasında son nokta idi. Sedat Peker, iki kadının mağduriyetini nasıl giderdiğini uzun uzun anlatırken, erkeklik inşasının mihenk taşı olan delikanlılık kurgusunun arızalarına muazzam örnekler sunuyordu. Sedat Peker, ilk hikâyede 94-95 senelerinde bir orgeneralin eski yâverinin kızının kocası tarafından tehdit edildiğini ve bu konuda nasıl yardım ettiğini anlatıyordu. Eski koca, karısı ile ilişkiye girerken bir arkadaşına görüntülerini kaydettirmiş ve kadını bu görüntülerle tehdit etmişti. Sedat Peker ise bu adamı cezalandırdığını aktarırken şöyle diyordu: “Bedava cinsel ilişkiye girmek için eski karısına bunları reva görenin aynı duyguyu yaşaması için adama buraya yazsam herkese çok enteresan gelecek şeyler yaparak, resimlerini de çekip bana getirdiler”2 Sedat Peker, “bedava cinsel ilişki için karısına bunları reva gören” derken seks işçilerine şiddeti reva mı görüyor orası muamma. Tabii eşini şiddetle tahakkümü altına almaya çalışan psikopat kocanın asıl maksadını ücretsiz sekse bağlamak da başı çeken bir marazdı. Bu herkese “enteresan” gelecek, korkunç cezalandırmanın ardından kayda aldığı işkence fotoğraflarını ise şiddet mağduru kadına yollaması bambaşka bir enteresanlıktı. Sedat Peker : “Ruh sağlığı, yaşadıklarından dolayı çok bozulmuştu. Hiç değilse biraz yüreği soğusun istemiştim” diyerek “bayan”a fotoğrafları yollamayı kahramanlıktan sayıyor. Şiddet mağdurunun, şiddetle alınan intikamını izlemenin onu rahatlatacağını düşünüyor. Sonra da bu aldığı teşekkürle ne kadar haklı olduğunu yazıyor. Kendi yaptığının zaman aşımından ötürü ceza almayacağını da belirtmeden edemiyor. İkinci hikâyede ise Peker, bu kez 14 yaşında tecavüze uğramış bir kızın intikamını aldığını aktarıyor. Burada da cezalandırdığı suçlunun görüntülerini çocuk yaştaki mağdura yolladığını benzer şekilde anlatıyor: “Bu şahsın görüntülerini öncelikli olarak tecavüze uğramış küçük hanımefendiye yollayıp biraz içinin soğumasını sağladım”3 diyor. Neresinden baksanız psikopat bir adalet anlayışı ile karşılaşıyorsunuz. Mafya mevzubahis olunca buna şaşmamalı. Buna karşılık, benzer bir delikanlılık anlayışını, koşullu isyanı -orospu ise revadır vb.- ve kadına yardımcı olurken dahi onunla empati kuramamayı, sürekli şiddete başvurmayı çevredeki diğer erkeklerde de görmek mümkün.
            Mafya babalarından sonra gelelim aile babalarına...Akşam 8'den önce evde olma baskısı yaratınca güpegündüz otobüste kıçını elleyen, okula/işe giderken yolda her türlü iğrenç fantazisini utanmadan kulağına eğilip söyleyen adamdan kurtulacağını sanan, her türlü fenalığın gece vakti olacağına inanan saf babalardan söz ediyorum. Hele bir de baba baskısından korkup da uğradığın şiddetten, taciz ve tecavüzden bahsedememek var! O çok koruyucu görünen, hassaslık abidesi babayı kalp krizinden korumak için kendini feda eden, mağdur olduğu ile kalan binlerce kadın var bu ülkede! Bir de babaların kız evlatlarını korurkenki ikiyüzlülüğü, kızlarını yaşamak istedikleri hayattan men edip her türlü özgürlüklerini ellerinden alıp, sürekli hayatlarını sabote etmekte de kendini göstermiyor değil. Korumakla hapsetmeyi bir tutan çarpık bir zihniyet, psikopatların ekmeğine yağ sürüyor! Sevgilisini babasına dahi söyleyemeyen bir kız evlat nasıl olacak da sevgilisi tarafından şiddete uğrayınca babasına mevzuyu açabilecek?! Babanın: “Ben sana dememiş miydim?! Sana müstahak! Beni öldüreceksin! Katil edeceksin!” diye ilk şamarı kızına atacağı aşikârken, aynı anlayışın devlet politikalarında da “Mini etek giymeseymiş, akşam o saatte, orada ne işi var?” şeklinde kendini göstermesi tüm ülkeyi bir kadın hapishanesine dönüştürüyor. “Şimdi ülkenin durumu berbat! Etraf kadın kasapları ve tecavüzcülerle dolu!” diyerek kız çocuklarını daha mı çok kısıtlamalı? Kızların sokaklardan silinmesi için elinden geleni ardına koymayan eril zihniyet, çarpık ahlâk anlayışı ile koruduğunu iddia ederken bile zarar veriyor. İşte burada da koşullu isyanla ikiyüzlü bir ahlâki yapılanma kendini gösteriyor: Babanın kızı olmak istiyorsan, babanın dizinin dibinden ayrılma! Bir süs bitkisi gibi ona itaat et!
            Özgecan'ın katilinin annesi, oğlunun boşandığı kocasında kaldığını, yani oğlunun babası ile yetiştiğini söyledi. Eski eşi tarafından kemerle dövülüp, kesici aletlerle fiziksel şiddete maruz kalan Suphi Altındöken'in annesi Naciye Tan, oğlunun babasının şiddeti yüzünden psikolojisinin bozulmuş olduğunu belirtti. Tam da bu noktada neden kendisi de aynı işkenceden geçmiş biri olarak gidip tecavüze yeltenip adam öldürmeye teşebbüs etmiyor sorusu aklımdan geçti. Baba ve toplum şiddetine en ağır biçimde maruz kalan kadınlar neden erkekler kadar cani olamıyor? Erkek bilincine sahip olup, kadın olduğunu iddia edenleri bu konunun dışında tutuyorum.
Devlet-baba, mafya babaları, aile babaları, sevgililer, erkek arkadaşlar, erkek kardeşler, eril bilinci sahiplenen kadın işbirlikçiler, kısacası ataerkil yapının tamamının yeryüzünden silinmesi için ilk adımı kendimizle yüzleşerek atmalıyız. Başkalarının şiddetini eleştirmek yerine, takkeyi önümüze koyup ikiyüzlülüğü, koşullu isyanı bir kenara bırakıp kendi şiddetimizle yüzleşmeliyiz. Bilhassa erkekler bu yüzleşmeden geçerken, kadınlar da eril bilince ne kadar hizmet ettiklerini düşünmeli. Bir de mağduriyete başkaldırmada koşulsuz biçimde birleşmeyi...


1<http://egoistokur.com/burce-bahadirin-yazisi-icin-yanmazsa-insan-degilsin/> linkinden Gülenay Börekçi'nin paylaştığı, Burçe Bahadır'a ait yazının tamamına erişebilirsiniz.
2 Haberin kaynağı ve detayları için <http://haber.sol.org.tr/turkiye/sedat-pekerden-kan-donduran-ozgecan-mesaji-107909> linkine başvurabilirsiniz.

3 İkinci vakanın detayları için bu kaynağa başvurulabilir: <http://www.milliyet.com.tr/sedat-peker-in-tecavuzcuye-gundem-2014541/>

ABSÜRTLÜKLER DİYARINDA A'DAN Z'YE KADIN OLMAK


ÂDET SANCISI: Ayın çeşitli günlerinde bazen düzenli, bazen düzensiz gerçekleşen yumurtlama sürecinde kadınların karnının ağrıması hadisesidir. Karın ağrısı ile birlikte bazen şiddetli bulantı da gerçekleşir. Bu acılar sıcak su torbası ve ağrı kesici ile dindirilirken çevredekilerin anlayışlı olması da sancının hafiflemesinde önemli bir etken hâline gelir. Kadını işinden gücünden alıkoyup bir müddet inziva isteği ile kuşattığından takvimde işaretlenirken kara kara düşünülür. Olası işler, seyahatler, kısaca gündelik hayata dair her şey bu sancıya göre ayarlanır. İlaçlara bağışıklık kazanan sancılar, bazen göze alınamaz ve geciktiricilere başvurulur. Bu sancılı evre kadını âdeta doğuma hazırlar. Kimi yerlerde kadın sancılı iken bir de “adab kuralları”nı düşünüp bu durumunu gizleme eziyetine katlanmak zorunda bırakılır.
ANNELİK: Daha ufak bir kız çocuğu iken oyuncak bebeğine bakma ile annelik rolü ile tanışılır. Sonrasında bu rol anaçlık olarak türlü canlı varlıklara merhamet ve sevgi gösterme ile kendini gösterir. Simone de Beauvoir: “Kadın doğulmaz, kadın olunur” der iken bu topraklarda kadınlar için en şaşmayan gerçek : Anne doğup anne ölünmesidir. İşte bu sebepten küçücük kızlar evlendirilir ve hemen hamile bırakılır. Evlilik dışı ilişkiye annelik rolü kırılacak kaygısı ile tahammül edilemez. Anne olmak bir seçim olmaktan çıkarılır. Annelik rolü, cemaat toplumunda öyle bir ilettir ki; kadına kadınlığını unutturur. Toplum ahlak kodlarını da annelik rolünü biçimlendirerek yazar. İcabında toplum anneye verdiği ödevleri yapılmamış görünce “Sen nasıl annesin?!” diye hesap sorar. “Doğru annelik nasıl olmalı?”nın cevabını öğretir. Annelik üzerine deyişler, ideal anneliği ve toplumun gözünde annenin nasıl göründüğünü gösterir. “Ana gibi yâr, vatan gibi diyar olmaz”, “Cennet, anaların ayağı altındadır” gibi.
BACILIK: İngilizce “sisterhood” kelimesi ile ifade edilen bacılık, kadınların kan bağıyla veya kan bağı olmaksızın birer kız kardeş gibi dayanışma hâlinde olmasıdır. Kadınlık hâlleri ile yüzleşmede ve türlü sorunları alt etmede bacılık müessesesi çok önemlidir.
BAKIMLI OLMAK: “Çirkin kadın yoktur, bakımsız kadın vardır”sözünden anlaşılacağı üzere kadından beklenendir. Kozmetik dünyasının epey para kaldırması, plastik cerrahinin estetik operasyonlarla yükselişe geçmesi, akıl almaz diyetlerin ortaya çıkması, moda sektörünün hep gündemde kalması ile kadınlar lüks tüketimin temel malzemesi olagelmiştir. Mutsuzlukları katlanarak artmıştır çünkü “bakımlı olmak” kendileri gibi (doğal) olduklarında kimse tarafından beğenilmeyecekleri baskısını kadına yaşatmıştır. Güzellik trendlerine bağlı olarak bakımlı olmak kadınların tek-tipleştirilmesinin önünü açtığı gibi depresyon oranlarını arttırmıştır.
ÇANTA: Kadınlar sokağa arka veya iç ceplerine koydukları cüzdanları ile çıkıp ellerini kollarını sallayarak yürüyemezler. Mutlaka kıyafetlerine uygun çanta koleksiyonlarından seçilmiş bir çantayı bilimum “bakımlı olma gereçleri” ve duruma göre “annelik ekipmanları” ile doldurup gün boyu bu ağırlıkla dolaşmak durumundadır.
ÇİÇEK: Doğa söz konusu olunca kadın, çiçek metaforu ile anılırken erkek ise böcek ile adlandırılmıştır. Böcekler çiçekler tarafından beslenir. Bazen o kadar beslenir ki krem reklamı çekerken “Bütün kadınlar çiçektir. Çiçekler, nem ister” derken bulur kendini. Neyse ki kadın bilincine sahip insanların bu metaforu tiye alacağı bir dönem başlamıştır.
DOĞUM: Genellikle 9 ay boyunca kadının fizyolojik ve psikolojik olarak hazırlandığı zorlu evredir. Doğuma kadar kadın tüm beslenme alışkanlıklarını, alkol ve sigara tüketimini, saç boyatma işlemlerini, kısaca hamile kalıncaya kadarki kimliğini ve buna bağlı yaşam rutinini bir anda değiştirmek durumundadır. Doğuma kadar kadın bu başkalaşma sonucunda neredeyse 1 yıla yakın bir sürede bambaşka bir insana dönüşmelidir. Toplum bu başkalaşmayı kolaylıkla “anne” kelimesi ile adlandırır. Doğum, korkulu bir süreçtir. Rahimdeki bebeğin rahimden uzaklaşıp dış dünya ile buluştuğu andır. Kadının içinden bir canlının kopuşudur. Doğum sancısı tahammül edilmesi çok güç bir acıdır. Kimi zaman ise doğum kadının ölümü ile sonuçlanır. Sadece kadının deneyimleyebileceği doğum anı, hayat ile ölüm arasında varoluşsal bir aydınlanmadır. Doğum sonrasında kadın büsbütün duygusallaşır. Bu kırılgan ruh hâli içinde tek tesellisi çocuğudur. Varoluşunun tüm tekinsizliklerini ve boşluklarını çocuğu ile doldurma iç güdüsü doğumla başlar ve bundan sonra kadının yaşamı boyunca sürüp gider. Kimi hamilelikler ise kadının tercihinde olmaz. Doğacak çocuğun vicdani yükümlülükleri ile kendinden ve çevresinden tiksinen kadınlar yaratılır. İstenmeyen gebelikler sonucunda istenmeyen doğumlar kadının eril bilinçli toplum eliyle lanetlenmişliğini ortaya koyar.
EBE: Doğumun gerçekleşmesinde insanlık tarihi boyunca önemli bir role sahiptir. Kaç kadının bebeğini kucağına almasını sağlamış, kaçının bebeğinin ölümünden sorumlu tutulmuştur ebeler. Ebelik belki de kadınlık tarihinin ilk mesleğidir. Kadın, modern tıbba rağmen yine bir kadının mahremine dâhil olmasını isterken ebenin desteğine ihtiyaç duyar. İstenmeyen gebeliklerde de yine kadının imdadına ebe yetişmiştir.
EV: Küçük bir kız çocuğu iken bebek evi olan ve ev işlerini imleyen oyuncaklarla oynayan bugünün kadınlarının toplumsal cinsiyet kodlarına sıkı sıkıya bağlılığının göstergesidir. Yuvayı dişi kuş yapar” sözünden anlaşılacağı gibi kadın, mahremin mekânını oluşturmakla sorumlu tutulmuştur. Kamusal hayata dâhil olmasına rağmen toplum kadına her zaman ev içi sorumlulukları yüklemiştir. Eve bağlılık kadar evden kaçmak da kadın için öne çıkan eve ilişkin eylemler arasındadır. Evden kaçan kadın başkaldıran kadındır. Ev içi sorumluluklar kadına ait olmasına karşın evin reisi erkek olarak kodlanmıştır. Erkeğin kurallarına bağlı olarak eve giriş-çıkış saatleri belirlenmiştir. Bu da günümüzde dahi kadına kısıtlı bir kamusal hayat sunulmasına sebep olmuş, kadınlar tabiri caizse saksı bitkisi gibi evde tutulmuştur.
FRİJİT: Kadınların cinselliğe karşı istemsizlik içinde bulunmalarını imler. Cinsel anlamda soğuk bulunan kadınlar frijit yaftalaması ile karşı karşıya kalır. Frijit kelimesi cinsel isteksizlik ve uyarılamama hâlinde sadece kadınlar için kullanılır. Kadınların cinsel isteksizliklerine yol açan eril dünyaya bir yakıştırma ya da adlandırmada bulunulmazken kadınların yaftalanmasına örnek teşkil eden durumlardan sadece biridir.
G NOKTASI: Kadına klitoral orgazmın ötesinde bir haz yaşattığı belirtilen erojen nokta. Klitorisin dışında kadın cinselliğinde orgazma ulaştıran ikinci bir bölge daha bulunduğunu ilk kez belirten Alman jinekolog Ernst Gräfenberg'tir. 1980'lerde kadın vajinasının içinde yer alan bölgenin adı Alman jinekoloğun soyadının ilk harfi ile anılır olmuştur. Kimi uzmanlar ise kadın orgazmının tek bir noktaya bağlı olduğunu iddia eden bu görüşün, şehir efsanesi olduğunu belirterek çoklu noktalarla daha kompleks yapıda olduğunun altını çizmektedir. Kadın cinselliğinin yasak olduğu absürtlükler diyarında ise bu kompleks yapıyı çözüp kadın hazzını ön plana koyan bir anlayış yoktur. Kadın haz almaktan çok haz veren ilan edildiğinden klitorisin varlığı dahi inkar edilir. Keşfetmek kadın için ayıp, erkek için zahmetli ve gereksiz bulunur. En doğal hazdan mahrum kalan kadınlar cinsellikle kurdukları hastalıklı ilişki sonucunda ruhsal buhran içinde boğulur.
HATUN: Eski Türk devletlerinde yönetici statüsünde hakan ile birlikte olan kadınlara verilen addır. Sonradan yani Osmanlı döneminde hanedana mensup bu kadınlar, sultan olarak da anılmıştır. Günümüzde ise -genellikle argoda- kadının eşanlamlısı olarak kullanılmaktadır.
ISLIK: Kadınlar özellikle sokakta yürürken bir erkeğin dikkatini çektiklerinde arkaları sıra çalınan ıslıkla karşılaşır. Buna karşılık bir beğeniyi ulu orta ifşa etmeye, hatta başkalarını da bu beğeniye ortak ederek grup beğenisine dönüştürmeye yasaklı olan kadınlar ise asla ıslık çalmazlar. Genellikle romantik ve naif nitelikteki beğenilerini, kulağa fısıldayarak mahçup biçimde sırdaşları ile paylaşırlar.
İĞNE-İPLİK: Çoğunlukla birlikte anılan bu ikili dikiş dikmekle mükellef kadınların vazgeçilmez aygıtıdır. Aile üyelerinin sökülmüş kıyafetlerini hep anne olan kadınlar veya evin genç kızları diker. İplik aynı zamanda “bakımlı olması” gerekli görülen kadının yüzündeki tüyleri alırken kullandığı bir ekipmana dönüşmüştür.
JİNEKOLOG: Cinsel nitelikli kadın hastalıklarını tedavi eden doktor ya da uzmanlara verilen addır. Kadın cinselliğinin hâlâ çoğunluk için tabu olduğu ülke sınırları içinde jinekologa gitmek kadınlar için bir eziyettir. Ülkenin kadın cinselliği konusundaki çarpık inançlarından etkilenip meslek etiğini hiçe sayan ve hastanın özel hayatına ahlaki yargılamalarla girişen jinekologların olması bu alanın bilimsellikten uzaklaşmasına işarettir.
KALTAK: İffetsiz, namussuz anlamında sadece kadınlar için kullanılan bir sözcük.
LOĞUSA: Kadınların doğum sonrası girdiği evredir. Al basması hikâyeleri bu evrede türemiş, Loğusa şerbeti bu evrede ikram edilegelmiştir.
MEME UCU: Sadece kadınların mahrem algısı üzerinden gizlemesi gereken bölgeleridir. Gizleyeceğim diye sütyene hapsolmak nefes darlığını körüklemektedir.
NUTELLA: Çikolatalı-fındıklı kremanın ithal markasıdır. Ne hikmetse hep kadınların Nutella'ya zaafı olduğu algısı toplumda almış yürümüştür.
OROSPU: Yine sadece kadınlar için kullanılan bir hakaret sözcüğüdür. Seks işçisi anlamında kullanılan bu sözcüğü hakaret temelli ağza sakız etmek bu memlekette adettendir. Orospunun evladı/çocuğu da bir insanı ancak annesi üzerinden incitilebileceği algısını yaratır. Bu kullanımda amaçlanan kutsal anne imajını yerle bir etmektir. Bu küfür alışkanlığı,Neden kutsal kıldın? Neden yıktın?” eksenli paradoksal soruları doğurur.
ÖSTROJEN: Kadını bütünüyle kadın yapan bir hormondur. “Kadınlık hormonu” diyenler de çıkmıştır.
PED: Âdet döngüsünde bez niyetine kullanılır. “Pedin var mı?” sorusuna verilen olumlu yanıt, her daim kadınlar arasındaki kız kardeşliği samimi bir zemine oturtmuştur. Ped kadının hareket özgürlüğünün yegâne kurtarıcısıdır.
REGL DÖNEMİ: Kadınlarda yumurtlama evresidir. Öncesinde kadınların deve yüküyle yiyeceği mideye indirip çılgınca bağırıp ağlama nöbetine, sonrasında kedi gibi mırıl mırıl savunmasızca köşesinde büzüşüp üşümesine yol açar. Ped piyasasının renklenmesinde en büyük paya sahiptir.
SAÇ: Kadınlar tarafından yüzlerce şekli denenmiştir. Evden çıkarken en büyük zamanı saç şekillendirme alır. Kalan hazırlıklar bunun yanında devede kulaktır. Kuaförde çektirilmiş fön ile düzleşen saçlar hayatı kolaylaştırır. Bunalım anında ise şak diye boyu kısaltılır. Hayatını değiştiremeyen bir kadın daima saçını değiştirme yoluna gider.
ŞERİAT: İslam'ın dini hükümlerini kapsayan “şeriat” kadını erkeğe kıyasla apayrı bir yere koyar. Şeriat ile kadının yan yana geldiği her cümle ağır hükümlerle emansipasyonunun sıfır dereceyi gösterdiği durumları imler.
TEL TOKA: Tel toka ve firketeyi ancak ve ancak kadınlar saçlarında kullanır. Gün olur bu tel toka sınava girmeden önce üstü aranan kadının başına bela olur. Tel tokadan kopya çekileceği ihtimali de ancak teknoloji timsali ülkemizde kadınları sınayacaktır.
USLU: Kadından beklenen vasıftır. “Akıllı-uslu”, “oturup-kalkmasını bilen” kadın erkek bilincine göre makbul kadındır. Söz konusu absürtlüklerin halay çektiği diyarda kadın kendi hayatına hükmettiği anda “uslu” olmaktan çıkar ve her türlü şiddetle sindirilmeyi hak eder. Bazen de “uslu” olmamanın bedelini canı ile öder.
ÜRETKENLİK: Ataerkil yapının kadından emeğinin karşılığını vermemek üzere biricik beklentisidir. Sürekli motivasyonu içeren bu beklentiye göre kadının birincil görevi çocuk doğurup gelecek nesillerin üretimine katkıda bulunmaktır. Kadının ikincil görevi ise eve ekmek getirmektir. Plaza kadınından, ev kadınlarına kadar tüm kadınlar iş hayatının yokuşlu yollarında sürünmeye mahkumdur. Kimi şirketler kadınların iş gücünden daha çok istifade etmek için onların istemli anneliklerine taş koyar. Bazı kurumlar ise anne olmayı istemeyen kadınları eve itip en iyi yaptıkları işin bu olduğu vurgusu ile onlara iş vermez. Üretkenliğin doğurganlıkla eş değer olduğu durumlarda kadının karar mekanizmasının işlerliğinin zayıflamasına başta devlet politikaları, sonrasında ise işbirlikçi yandaş erkek bilinci ortak olur. Doğurganlık dışında bilimum ev işlerinde üretim, ev sınırlarından çıkmadan evde biçki-dikişle üretim, ev dışında başkasının evinin işlerini yaparak üretim, diplomalı ise ofiste üretim beklentisi ile hemen her alanda kadınların üretkenliği sınanır.
VAJİNA: Absürtlükler diyarında adı sıklıkla yasaklanan kadınların genital organına verilen addır. Kadın cinselliğinin 21.yy'a rağmen yasaklı olduğu bir cephede elbette kadınlık organından söz etmek de ayıp karşılanmıştır.
YOSMA: TDK'ya göre “şen, güzel, fettan genç kadın”a verilen addır. Genellikle tüm bu kadınlığı ile barışık neşeli hatunlara ya bir hakaret ya da bir sulanma maksadı ile hitap sözcüğü olarak kullanılır.

ZEVCE: Bir erkeğin “nikahına aldığı” kadına Osmanlı Türkçesi'nde verilen isim. Modern tabirle erkeğin eşinin karşılığıdır. Günümüzde cezve kelimesini anıştıran bu kelime bazen kadının zevce değil de cezve yerine koyulduğunu düşündürmüyor değildir.

27 Ocak 2015 Salı

“Benim adım Neptün, senin adın Kübra olsun”

          Bir kadın cinayetine ramak kala kurtulan ama hayatı hiçbir zaman eskisi gibi olmayacak bir kadının anneliğe uyandığı ilk günlerin kabusa dönüştürülmesini okurken gözüm bu kabusu gerçekleştirenin adına takıldı ve Reha Erdem'in Kosmos filmindeki saf aşkın başlangıcındaki replik aklıma geldi. Filmde köye yeni gelen genç adam, âşık olduğu kızla ilk diyalogunda ona adını soruyordu. Kızdan: “Neptün olsun” karşılığını alan genç adam bunun üzerine sevinçle:“Senin Adın Neptün olsun, benim de Kosmos”diyordu. Aşka göre kurgulanmak böyle bir şeydi işte! Aşk, ismini bile seçebildiği bir özgürlük vaat ediyordu insana. Oysa bu şiirsel kurgudan çıkıp gerçek hayatın soğukluğuna düşünce insan ne ismini ne de talihini seçebildiğini görüyor.
          İşte bu soğuk zeminde bazı talihsiz rastlantılar insanın gözüne ilişebiliyor. Bu hikâyede ise isimler aşktan önce var. Adam Neptün. Kadın ise Kübra. Kübra, birçok dilde “Seni seviyorum” demesini bilir. Ay gibi güzeldir. Sonra uzak diyarlardan doğduğu topraklara dönmek ister. Burada bir aile kurmalıdır. Neptün baba, Kübra anne olacaktır. Sonunda bebek gelir. Neptün, Kübra'nın bildiği dilleri bilmez. Ana dillerinde dahi anlaşamazlar. Neptün, konuşup anlaşamadığı Kübra'nın kimse ile konuşamayacağını düşünür. Bu düşünce ile Kübra'ya bir darbe ile bildiklerini unutturur ve bir darbe ile de sözcükleri...Kübra sessizlik uykusuna dalar. Uyandığında ise artık hiçbir dilde “Seni seviyorum” diyemeyecektir.
          Kübra'nın ay yüzü soldurulur, bildikleri unutturulur. Gerçeğin hikâyesinde Neptün'ün ahlakı aşık olduğu kadına bunları eder. Öyle ki Neptün, Kübra'nın sezeryan sonrasında komaya girdiği yalanını söyler. Zaten dürüst olan hangi adam komaya girmiş karısından bebeğini kaçırır. Neptün bunu da yapar, Kübra'ya bebeğini göstermez. İnsan kendine, Kübra'nın hayatını yok ettikten sonra nasıl rahat uyur uykusunda sorusunu sormadan edemez.
          Kızı Kübra'yı görmek isteyen annesi ise Neptün'ün yalanlarına inanır. Başka bir deyişle, kızını bu yalanın kucağına teslim eder.Oysa kızı önceden de mutsuzdur, ama annesi bilmez. Herkes mutluluk oyunu oynamayı tercih eder. Mutluluk oyununun bedelini görmezden gelir. Kızının kocası tarafından dövüldüğünü ise ancak doktordan öğrenir.
          Kübra sonunda uzun uykudan uyanır. Uyanışla birlikte kötü anılar da hortlar. İçini yakan o anı tek tek harflerle anlatmak zorunda kalır. Kübra ne adını, ne de ona bu işkenceleri eden adamı verili düzenden bağımsız biçimde seçebilir.
          Eğitim şart diye diye çarkın dişlisi olmaya ittiğimiz kadınlara sadece ekonomik özgürlük vaat eden bu toplum düzeni bugün eğitimli, çalışan kadınlarını erkek şiddetinden koruyamıyorsa kadın özgürlüğünü çok yanlış anlamıştır. Bugün birçok okumuş ve çalışan kadın mahalle baskısı ile evlenip aile kurmaya itiliyor. Birçok eğitimli ve çalışan adam, kadınları dövüyor ve öldürüyor. Demek ki şart olan bu tip bir eğitim değil. Eğitim ve kariyer gelişmemiş ülkelerde hayati sayılır. Oysa ki gelişmiş insan eğitimin tutsaklığı körüklediğini bilir. Düşünceyi kıskaca alıp tektip insan yetiştirmeye odaklı eğitim kurumları kadının iş gücünden faydalanacağı bir kariyer hayatı ile bu niyetine özgürleşme süsü veriyor. Ekonomik özgürlüğüne rağmen kötü giden evliliğini sürdürmek zorunda hisseden kadınların durumu düşünülmeli. Cebindeki paranın kadını korumadığı aşikar. Çekirdek aile ve devlet iş birliği, kadının maruz kaldığı erkek elli işkenceleri halı altına itip hiçbir şey olmamış gibi davranmaya itiyorsa bir özgürlük ekonomik yolla mümkün olamaz. Ortada düpedüz bir ahlak sorunu vardır. Ahlaki kısıtlamalarla kadının özgürlüğünü elinden alan toplum nesiller boyu devraldığı bu çarpıklıkla yüzleşmeli. Şimdi adı olmayan kadınlar için Kosmos'un şairane dili ile sorgulattığı verili düzeni yeniden sorgulama zamanı.

*Bu yazı Bayan Yanı isimli derginin Kasım, 2014 sayısında yayınlanmıştır.

14 Eylül 2014 Pazar

Görsellerle Yaşıyorum


ÖMER SEYFETTİN'İN “PRİMO TÜRK ÇOCUĞU”NDAKİ KADIN ALGISI

          Ömer Seyfettin'in “Primo Türk Çocuğu” başlıklı hikâyesi Selanik'te yaşayan bir çekirdek ailenin yıkımını anlattığı söylenebilir. Bu ailenin reisi olan Kenan Bey, İzmir'de tanıştığı İtalyan güzeli Grazia'ya gönlünü kaptırır. Yalnız kızın babası Mösyö Vitalis kızını barbar, medeniyet düşmanı bir Türkle evlendirmek istemez. Kenan'a Osmanlı-Türk kimliğini unutarak bir İtalyan gibi yaşaması koşulu ile kızını verebileceğini söyler. Grazia'ya aşkından bu koşulu kabul eden Kenan, çocuklarını da İtalyan kaideleri ile yetiştirir. Öyle ki ilk çocuğuna “Primo”; ikincisine ise “Sekundo” diye seslenir. Tabii “Sekundo” kurgunun içinde sadece İtalyanların ikinci çocuğa “Sekundo” demelerini imleme vazifesini yerine getirip ölür. Geriye baş kahramanımız “Primo” kalır.

          İtalyanların Trablusgarp'a girişi ile işler karışır. Mutlu mesut yaşayan çekirdek ailenin üzerinde milliyetçilik dalgası ile kara bulutlar dolanmaya başlar. Bu dalga Kenan Bey'in kimliğini sorgulamasına ve âdeta : “İtalyanlar vatanı bölerken ben burada pasif pasif oturacak mıyım?” demesine yol açar. Grazia ise ortalık karıştığından bir an evvel Selanik'i terk etmeleri gerektiğini düşünür. Gel gelelim bu kritik evrede Kenan Bey, Grazia'ya bir Türk olduğunu hatırladığını ve kendisiyle gelmeyeceğini söyler. Bu sırada babası ile garip bir paralellikle Primo da Fransızca eğitim aldığı okulunda Orhan adında bir çocukla konuşur. Orhan, Primo'ya bir Türk olduğunu ve Türklerin tarihteki başarılarını anlatır.

          Orhan'ın motivasyonu ile Primo eve vatan, millet, Sakarya havası ile gelir. Şu rastlantıya bakın ki, Grazia ile Kenan da kararları noktasında çocuklarının akıbetini konuşmaktadır. Primo annesinde mi kalacaktır, babasında mı? Primo kırık Türkçesi ile Türk çocuğu olduğunu söyler: “Ben.... Turko çocuk....Ben, yok İtalyano..Ben burda..Ben çocuk Türk....”(390). Hikâyenin devamında Primo babası ile Selanik'te kalır ve içinde kopan milliyetçilik fırtınası ile düşmanı imha etmenin yollarını arayan çocukluktan canavarlığa evrilen birine dönüşür.

          Primo annesinin gidişi sonrasında dahi kalpsiz bir edayla: “Zaten o ecnebi kadının, o düşmanın aralarında ne lüzumu vardı?” (392) diye düşünür. Hikâyenin sonlarında milliyetçilik aleviyle tutuşup babasının revolverini ağzına alıp hazla emdiği ve düşman askerine doğrulttuğu satırlar Türk edebiyatının en ilginç sahnelerinden biri olarak akılda kalmıştır.

          Hikâyeye dair ifade edilecek çok şey var; ama benim bu yazıda asıl değinmek istediğim, olay örgüsünün içinde Ömer Seyfettin'in kimi zaman anlatıcının dili ile aralara serpiştirdiği benzetmelerle kadını nasıl algıladığı sorusuna cevap aramak. Bunun için hikâyede sözünü ettiğim pasajlara dönelim.
 Primo'nun annesine kafa tutup onunla gelmeyeceğini söylediği dramatik sahnenin ardından anlatıcı devreye girer ve ailesini terk edecek olan Grazia'nın durumunu şöyle betimler: “Grazia; muzaffer, genç, kavi ve uyanık Turan'ın muhakkak galebesi altında ezilecek olan zayıf, hasta ve miskin garbın korkak ve kadından bir timsali gibi hıçkıra hıçkıra ağlıyordu” (391). Anlatıcı nezdindeki betimlemeye baktığımızda Ömer Seyfettin, Grazia üzerinden garbı kadınsılaştırmıştır. Garbı temsil eden Grazia'ya kadınlığı üzerinden zayıf, hasta ve miskin sıfatları giydirilmiştir. Zaten oğlu tarafından dahi anneliği yerine milliyeti düşünülerek düşman ilan edilmiştir Grazia.
Yine anlatıcının devreye girdiği bir başka bölümde Kenan'ın gözünden Selanik sokakları şöyle betimlenir: “Kahveler gene hıncahınç asker doluydu. Ne intizam, ne hükümet vardı...O gece uyuyamadı. İşte babasının dedikleri çıkıyordu. Hâlâ zabitler gazinolarda oturuyorlar, nazik ve beyaz elleriyle, kadın gibi, saçlarını ve bıyıklarını düzeltiyorlardı” (401). Burada da düşman askeri ile kadın arasında bir koşutluk kurulmuştur. Kadın gibi dış görünüşleri ile ilgilenen bu düşman askeri nazik ve beyaz ellere sahiptir. Askerlerin erkeksiliğinin yitimini imleyen kadınsılaştırmaya dayalı bir tasvir söz konusudur.
          Askerlerin kadınsılaştırılarak betimlendiği bir diğer bölümde ise bu kez Yunan ve Bulgar zabitlerinin arasında teslimiyetçi biçimde yer alan Türk zabitlerden bahsedilir. Primo'nun gözünden okuduğumuz bu bölümde vatandan önce canını düşünen zabitlere duyulan öfke yine erkekleri kadınsılaştırma ile anlatılır:
 Ah, değişmeyen yalnız bizim zabitlerdi. Askerlerini, toplarını, tüfeklerini,vatanlarını, ırzlarını, mallarını düşmana verdikten sonra kurtardıkları pis ve kıymetsiz canlarını eğlendiriyorlar, yine eskisi gibi parlak kılıçlarını yerlere sürterek muzaffer düşman askerlerinin arasında, erkeklerin önünden geçen bir kız tavrıyla utanmadan geziniyorlar; gazinolarda bacak bacak üstüne atıp narin kadınlar gibi nazik ve beyaz elleriyle taranmış saçlarını, yukarıya kaldırılmış bıyıklarını düzeltiyorlardı (404).
Ömer Seyfettin, düşman askerini betimlerken de kadınsılaştırmayı “nazik” ve “beyaz elli” sıfatları ile vurgulamıştı. Önceki alıntıda düşman askerlerini bu nitelendirme ile betimleyen yazar, bu alıntıda da düşman askeri ile bir arada olmakta sakınca görmeyen Türk zabitlerinin acizliğini de benzer sıfatlarla aktarmış. Sıfatlar bir yana zaten açıkça zabitlerin “kadın gibi” olduğunu belirtmiştir. Ömer Seyfettin'in düşmanı ve düşmanın safını tutanı nefretle betimlerken kadın gibi olmalarına yaptığı vurgu bir kadın nefretinin göstergesi olabilir mi? Sanırım bu sorunun cevabını vermeden önce hikâyedeki şu satırları gözden kaçırmasak iyi olacak:
Niçin ağlayacaktı? Kadınlar, zayıflar, kuvvetsizler, adîler, alçaklar ağlardı. O           ağlamayacak, fakat ağlatacaktı. Kalbinde yine bir acı duydu; sanki gözyaşları kirpiklerinin altında toplanıyor,, taşmak istiyordu. Derin bir nefes aldı (410).
          Erkekler ağlamaz, tabii Primo da yeni edindiği Türk kimliği ile bir erkeğe yakıştığı gibi ağlamayacaktı. Burada virgülle ayrılan sıfatlara bakmakta fayda var. Kadınlar, zayıflar, kuvvetsizler, adîler, alçaklar yine bir koşutluk içinde ağlayanlar sınıfına dâhil edilirken olumsuz nitelendirmelere kadının da dâhil edilmesi önceki alıntılarla bir arada değerlendirildiğinde pek de tesadüf eseri karşımıza çıkmıyor. Gelelim bir başka alıntıya:
Ölüm...Ama bu eskilerin, ihtiyarların, namussuzların, alçakların, kavmiyetsizlerin, Yahudilerin, kadınların ve korkakların sandıkları gibi müthiş ve korkunç bir şey miydi?(414-415).
Namussuzlar, alçaklar, kavmiyetsizler, Yahudi ve korkaklarla kadının da ötekileştirmeye tabi tutulduğu bir “ve” koşutluğu görüyoruz. Bu sıfatlarla acizlik tanımına gidilirken kadın erkek arasındaki farkın da altı çizilmiş. Kadın aciziyet sıfatları ile birlikte düşmandır da. İhtiyarlık da takip eden satırlarda kocakarılıkla bağdaştırılarak bu kez erkekliğe yapılan vurgu ile daha net biçimde olumsuzlanmıştır:
Unutulmamak...Bu nasıl olurdu? Babası söylemiyor muydu: Gayet büyük bir şey yapmakla...Herkesi hayretten şaşırtacak bir kahramanlık, dehşetli bir cesaret göstermekle...İşte büyük Türklük için o, ehemmiyetsiz, kıymetsiz ferdî hayatını feda edecekti. Bu kıymetsiz, muvakkat hayatı saklasa ne olacaktı. Hakaretler, küfürler, tokatlar, lanetler içinde ihtiyarlayacak, nihayet bir gün hasta ve kuvvetsiz yatağında bir bunak ve iğrenç bir kocakarı gibi gebermeyecek miydi? O vakit onun ismini tarihler yazar mıydı? Hayır...Asla...ve böyle bir erkek ölümünün, dünyada birçok atların, eşeklerin, köpeklerin ölümünden ne farkı vardı? (415).
          Milliyetçilik fırtınası ile yeniden doğan ve tarih yazma arzusuna kapılan Primo için de kıymetsiz bir ömür sürmektense ölüm yeğ hâle gelir. Burada sözü edilen herhangi birinin ölümü değil, bir erkeğin ölümüdür. Bir erkek gibi ölmek. Ölümden korkmamak. Vatanı uğruna ölen şerefli ve güçlü bir erkek olmak ister çocuk yaştaki Primo. Erkek olduğundan ona yüklenen militarist kimlikle Primo'nun çocukluğunun yitimi veya tabiri caizse katli vuku bulmuştur. Erkekliğin yitiminde ise en büyük tehdit kadın olmak veya kadınsılaşmaktır. Vatanı düşman askerince işgal edilmiş bir erkek aciziyet sıfatlarından muaf olup kahramanlık sergilerken kadını karşısına alır. Ömer Seyfettin'de kadınsılaştırma, erkekliği bozguna uğratmada bir betimleme aracı olarak, en büyük silah hâline gelmiştir. Hâsılı “Primo Türk Çocuğu”nu kadınlığın ve çocukluğun öldürüldüğü erkekliğin ve vatanperverliğin yüceltildiği bir hikâye olarak da okumak mümkün.
Kaynak: Seyfettin Ömer. Ömer Seyfettin Bütün Hikâyeleri. (Haz. Polat, Nazım Hikmet.) İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2010.



31 Temmuz 2014 Perşembe

HORMONLU ZİHİNLER


          Gezi direnişinin birinci yılını kutlarken bugün televizyon kanallarından öğrendikleriyle geçimini sağlayan orta sınıfın çoğunda aktardan tasdikli sağlık programlarına abanıldığını gördükçe ne tepki vereceğimi şaşırıyorum. Diyetisyen, aktar, enejici, alternatifçi, bilimadamı, zart zurtçu kisvesiyle “Şunu ye, kansere bire bir ablacııım” diyen pazarcı kılıklı dayılara verilen referansın haddi hesabı yok. Artık iki kelime laf edemiyorum orta yaşlı orta sınıfla çünkü her iki kelimeden biri: “Şunun çekirdeğini mıncır, yut! Bak çok iyi geliyormuş. Saafoğlu söyledi. Büyük alim! Mutlaka ye çocuuum” şeklinde. Kanserden ölüm korkusunun, manyaklık boyutunda beslenme fetişine dönüştüğü ülkemizde adaletsizten ölenler için hiçbir eylemliliğe gidilmemesi ne acı!

          Orta yaş ve üzeri orta sınıf her şeyde olduğu gibi bu eylemlilik meselesinde de orta yolu bulmuş durumda. Akşam izlenilen haberlere iki “Cık cık!”, bir “Vah vah!” ettikten sonra gelelim fasülyenin faydalarına seansına başlamak resmen korsan ritüele dönüştürülmüş. “Aman çocuğum olaylara karışma! Ama ne yap et, iki elin kanda olsa da kiraz sapını, limon çekirdeğini eksik etme!” apolitik zihinlerin mottosu hâline gelmiş.
          Hemen her programda sağlık da sağlık diye milletin beynini yıkayan satılmış medya hükümet elli cinayetlere yer vermekten kaçarken biz onca katledilme haberine karşın ne zaman İsveç'e dönüştük de kendimizi kanserden korur olduk? Ucuz ölümler diyarı ülkemizde ne zaman sıra kansere geldi?
          Bir de komplo teorisi ürettim: Yıllardır peşimizden yemekle koşan, hırka giydirmeye çalışan masum görünümlü anneler, bu özelliklerinden ötürü kamuflaja bürünüp Saafoğullarının misyonerliğini yapıyor olabilir mi? Her gün sabahtan akşama kadar izlediği programlardan ötürü beyni aktara bağlayan teyzelerdense sapan tutan aktivist teyzeyi kaç hükümet yeğler ki? En güzeli etliğe sütlüğe karışmayıp kendini kanserden ve tüm felaketlerden koruyan bir neslin üreticisi olan anneler yetiştirmek. Böylece gençlik hem kanserden korunacak hem de hükümetin adaletsizliklerine gık diyemediğinden her daim güven içinde yaşayacak. Ne ütopik bir manzara.
          Yeni nesil ev hanımının hormonlu besin, kansorejen madde kabusu “Artık çok geç!” dedirten bir yöne de sahip. Düşünsenize onca yıldır katı yağla beslenip sonra tıkanmak üzere olan damarları “Biz her şeye zeytinyağı koyuyoruz” diyerek açma çabası çok absürt değil mi? Eski tüketim ekipmanlarındaki hormona/kanser yapıcı etmenlere yeterince maruz kalmasından dolayı son gece ödev yetiştirmeye çalışan biçare öğrencinin hâlini anımsatıyor bu teyzelerin hâli. Takriben 50 yıl öncesinde Vita yağına abanıp sonra soya filizi yağından başkasını kullanmayan hormonlu zihine Çernobil aromalı çay ikram etmek istiyorum. Çok iyi geliyormuş bakın öyle diyor büyüklerimiz. Üstüne de doksanlarda giydiğin kanserojen boyalı t-shirtü de giyindin mi tadından yenmez! Bir yağ yaktırıyor ki... Allah seni inandırsın, kaynımın kızı bir ayda 35 kilo verdi!
          Keşke bu mantıkla gidecek olduğumuzda hükümetin döktüğü kana da bir çare olsa. Mesela ceviz suyuna incir çekirdeği koyduğumuzda vicdan uyansa. Adaçayına limon ve zencefil ekleyince ileri demokrasi gelse. Böğürtlene kuşburnu ekleyince zihinler uyansa ve hür olsa! Belki aktardan çıkıp biraz politik tarihimizle ve bugünümüzle haşır neşir olursak mucizevi tariflere gerek kalmaz. Gezi'deki gibi mucizevi tarihler yazılır. 

SENDEN ÖNCE SENDEN SONRA


          Kadının öznelik konumu tartışıladursun kadınlar hayatlarında bilhassa ikili ilişkilerinde ne kertede öznelik konumlarına sahip çıkarak “ben” diyor sorusu ile bu yazıya başlamak istiyorum. Kadınlar ikili ilişkilerinde öncelikle karşı tarafın ilgisini çekmeye ve bu ilgiyi uzun vadede tutmaya odaklanırken kendilerinin karşı tarafa ilgileri olup olmadığını çok geç sorguluyorlar, kimileri ise sorgulama sisteminin fişini çekmiş hâllerde. Günümüzde kadının kendilik düzleminde farkındalığı artacakken ne hikmetse müthiş bir azalmayla dibe vuruyor. Heteroseksüel bir ilişkide kadın, erkekle pek ilgilenmese de bir ego tuzağına çekilip erkeğin alakasını garantiledikten çok sonra kendisine dürüstçe söz konusu adamı isteyip istemediğini soruyor. Evlenme teklifi arayışı, başka bir deyişle ilişkinin ciddi bir yöne evrilmesi ise genellikle hep kadının arzulayacağı bir verili istek şemasına sürüklüyor bizleri. Erkeklerse genellikle önce kendi seslerine kulak veriyor. Toplumdan ve karşı taraftan bağımsız biçimde kendilerine ne istediklerini sorup net ve dürüst bir cevaba kavuşarak ilişkilerine daha sağlıklı başlıyorlar. Kadınlara (belki bin beş yüzüncü kez) gelince: “Senden önce, senden sonra” nakaratı ile kendilerinden önce karşı tarafın öznelik konumunun güdümünde hareket etmeyi tercih edip kişisel tatminlerini minimuma çekiyorlar.
          Kadınların istemedikleri durumları deneyimlemeleri ve saçlarını süpürge etmeleri toplumda adeta kadın olmanın bir gereği gibi görülüyor. Yaşadığı tüm güçlüklere rağmen oyundan kopmayan kadın personası başta kadın tarafından meşrulaştırılıyor. Çoğu kadın ilişkiye başlarken ilişkinin uzun soluklu olması tahayyülünde. Bir insan pek fazla tanımadığı bir başka insanla bir ömür yaşayabileceğini hangi akıl tutmasıyla arzulayabilir? Çoğu kadın, karşı cinsle yeni bir ilişkiye hatta iletişime başlarken dürüst bir muhakemeye girmeksizin evlensek nasıl olurdu, aileme uyar mıydı? demeye başlıyor. Bu noktada anlık güdülerle yüzleşmek de epey sorunlu oluyor. Çoğu kadın tensel etkileşimle duygusal ve düşünsel etkileşimi birbirine karıştırıp yine topyekün sonu evliliğe çıkan kastırmasyonlara girişmeyi vatana millete borç biliyor. Hatta fiziksel çekimi ayıp sayıp kendi dürtülerini yoksayanların sayısı azalması gerekirken giderek artıyor. Bunun arkasında yatansa değersizleştirilme endişesi.
          Bir kadın x erkekle iletişim kurarken kendisini rahatça ifade ettiğinde dahi “Acaba benim rahat bir kadın olduğumu mu düşündü?” kaygısıyla “Ben o bildiğin kadınlardan değilim” tavrına bürünüp tribal enfeksiyona geçebiliyor. Çoğu kadın one night stand'in kendilerine uygun olmadığını ifade ediyor. Erkeklerse toplumun genel kanısı üzerinden bu konuda evlilikten kaçan her tür takılma alemine açık ve istemedikleri ilişkide yer almayacak denli daha bir farkındalık içinde lanse ediliyor. “Neden benimlesin?” sorusunu soran bir kadının “İstemesem/sevmesem neden senle olayım?” cevabını alması kaçınılmaz. Aslında kadın kendi kendini ikna edemediğinden erkeğin nasıl bu denli kolaylıkla ikna olduğuna şaşırıyor ve empati kabiliyetinin tıkandığı yer tam da bu nokta oluyor. Kadınlar aynı soruyu kendilerine yönelttiklerinde kendi hislerini ve düşüncelerini dışarıda bırakıyorlar. Devreye hep üçüncü şahısların gözleri giriyor. Ben gerçekten istemememe rağmen bu adamlaysam bu adam da pekala beni kırmamak için benimle birlikte oluyor olabilir veya kesin bir çıkar sözleşmesi ile bana hain oyunlar oynama planları içinde gibi paranoyak gevelemelerle özgüven kaybına yeni bir boyut kazandırıyor. Bence kadınların başta erkekler ve erkek egemen zihniyetle örülü toplumda değersizleştirilme korkusu yetiştirilişleriyle ilgili.
KADINLARI EVCİLLEŞTİRMEYİN! ONLARI İYİ AİLE KIZI OLMANIN ÖTESİNE TAŞIYIN! TABİAT CANDIR.
          Her an zarar göreceği kaygısıyla bir kız çocuğunu yetiştiren aile kurumu her ne kadar modern bir örüntünün içinde de olsa çocukları daha yolun başında mağdur edilen konumuna sürüklemiş oluyor. “Şunu giyme tacize uğrarsın. Yüksek sesle gülme hafif meşrep damgası yersin. Kız çocuğu oturmasını kalkmasını bilmeli. Akşam arkadaşında kalma, adam gibi saatte evde ol. Erkekler seni kullanıp atarlar. Erkekler seninle gönül eğlendirebilirler, uyanık ol. Önce evlilik. Evlenmeden asla çocuuum” gibi cümleler silsilesi ile yetişen bir bireyin ne kertede öz mutluluğuna yoğunlaşabileceği ileri sürülebilir. Dolayısıyla kadınların çoğu başta yetişme ortamında sürekli insan doğasına aykırı bir kafese kapatılmış durumdalar. Kadınlar için eğitim şart temasından önce eğitilmemek şarttır. Bırakın kadınları özgürce insan gibi yaşasınlar. Kadınları evcilleştirmeyin, doğal ortamlarında doğalarına uygun biçimde yaşamalarına izin verin. Tabiat candır. Kız çocuklarını yetiştirirken eğer statülerini ve mutluluklarını biraz önemsiyorsanız onları özel hayata ve eve hapsetmeyin. İzin verin zehirlensinler ve panzehirlerini bulup daha güçlü biçimde hayata tutunsunlar. Sürekli zarar göreceği psikolojisiyle yetiştirildiklerinde ilk olarak bu uyarıya rağmen zarar gördüysem kesin hata bendedir demesinler. (Şair burada aile kurumuna sesleniyor).
İHALE YİNE YENİDEN KADINA MI KALIYOR?
          Yetiştirilme koşullarıyla bağdaşık olarak kadınların önce “ben” diyebilme yetisi ortadan kaldırılıyor. Her bireyin kendine hayattaki her türden durum için “Beklentim nedir?” sorusunu sorması elzem. Bu soruya dürüst cevaplar verildiği ölçüde hayalkırıklığı ve depresyonun önüne geçilebilir. Aksi takdirde sürekli bulunduğu kaba göre şekil alan otantik kimliğini bulamayan kadınlar için tutsaklık kaçınılmaz. Daha iletişim esnasında bu adamın niyeti evlilik mi başka bir şey mi ilk sorulacak soru olmamalı. Neden tanınmayan biri ile yaşama sorumluluğunu üstlenecek olmak bu kadar cazip olsun? Adeta evlilik içinde tanışılacağı gibi dest-i izdivaç kafalarını besleyen bir hamle değil mi bu? Gençler birbirlerini 21.yüzyılda dahi muhallebicide hadi bilemedin kafede tanıyacak anlaşacak ve evlenecek sonunda da mutlu olacak tasavvuru nasıl meşrulaştırılıyor anlamış değilim. Tanımayı geçtim, hiç sevmediği adama yas tutan kadınlar da var. O beni sevsin, benim onu gerçekten sevip sevmemem mühim değil, yeter ki ciddi düşünelim. Oyy! Oyyy!
          Giderek muhafazakarlaşan bir çevrede kadınların biricik sorunu ise kendilerini tanımadan başkasını tanıdıklarına ikna olabilme safdillikleri. Birçoğu tüm iyi okullara ve kariyer planlarına rağmen hayatlarındaki asıl imzayı iyi bir evlilikle atacakları kanısında. Bu pekala romantik bir düş olarak görülebilir. Ne var ki bir özne olarak kadınların çoğu toplumsal itki ile yetiştirilmelerinden belki de asla olmak istemeyecekleri adamlarla oluyorlar. Burada geleneksel kadın imajının payı da yok değil hani. Kadın süzülüp mendilini atar. Erkek de peşinden deli divane sürüklenir, aşk mektupları ile kadını ikna etmeye kalkışır. Rakiplerin arasından sıyrılıp ona hayatındaki en özel kişi olma payesini sunmalıdır. “Madem ki çok istedin, haydi bari olalım” yanıtı ile sırf ilgi açlığından ve ikna edilmeye susamışlıktan kendini unutan nice kadın var. Oysa ki ilk soru bu adam beni yatay ve dikey olarak ne kadar tatmin ediyor olmalı. (Tatmin olmayıp da ilişkiye devam eden erkek sayısı çok az olduğundan bu soruyu bilhassa kadınlar kendilerine sormalı). İlişkide beklentilerin örtüşmesi mutluluğun kapılarını açar. Beklentinin ne kadarının gerçekleştiğini sınamak için ötekilerin değil, kendi beklentilerinin peşine düşmeli.
          Bu yazıyı genellemelerle bina etmek istemiyorum. Elbette ezber bozan öznelik konumuna sahip çıkan hisleri ve dürtülerine öcü gözüyle bakmayan kadınlar da var. Ne var ki, bu kadınlar çok istisnai konumdalar. Toplumun genelinde hatta yüksek öğretimde gördüğüm manzara maalesef pek iç açıcı değil. Bu özerk alanda dahi kendini bile bile tutsaklığa iten olumlanma kaygısından kendini unutan çok kadın görüyorum. Hatta hâlâ kadın mı kız mı ayrımı ile cümleye başlayan sözüm ona akademisyen olacakların vay hâline demekten gayrı söz yok. Biçare düzenin içinde kadının özerk kimliğini oluşturması ve buna sahip çıkması çok önemli. Devrimi yine kendiliklerine sahip çıkarak kadınlar yapmalı. Kısıtlamalar ve sansürlerle önümüzde tutuş gücü ivmelenen uzun bir yol var. Siz sağ, ben selamet.