10 Mayıs 2014 Cumartesi

KİMSE ÖLDÜRÜLMEYİ HAK ETMEZ!



          Bir ay önce Özge isimli üniversiteli bir gencin, eski erkek arkadaşı tarafından otobüste katledildiği haberini gördüm. Ne olup bittiğini daha detaylı takip etme gayreti içindeyken katil erkek arkadaşın otobüsten kaçıp intihar ettiğini öğrendim. Bu olay üzerine kadın cinayetleri tekrar lanetlenirken diğer yandan Özge'nin okulda çok başarılı bir öğrenci olduğundan söz ediliyordu. Bu derslerde başarılı olma vurgusunu çok yadırgadım. Özge başarılı olmasaydı öldürülmeyi hak edecek miydi? Yine Ali İsmail Korkmaz'ın ölümünden sonra annesinin Ali'nin huzurevlerini ziyaret eden duyarlı bir çocuk olduğunu söylediği görüntüleri aklıma geldi. Berkin ise ekmek almaya gitmiş bir çocuktu. Elbette bu gençler sosyal duyarlılıkları olan bildiklerimizin yanında belki bilmediğimiz pek çok alanda başarılıydılar. Ne var ki öldürülüşlerinin arkasından bu yönlerine dikkat çekilmesinin bir alt metni olmalıydı. Ben bu noktada toplumsal ahlakın sorgulanması gerektiği kanısındayım.
          2014 belediye başkanlığı seçimlerinde sonuçlar açıklandıkça Türkiye'nin ahlaki çöküşe sürüklendiği ileri sürülmüştü. Başka bir deyişle de ülkenin ahlakı konusunda endişe duyulduğundan söz edilmişti. Dini bütün bir hükümetin nasıl olur da bu denli çalıp çırptığına hayret edilmiş, gerçek dindarlığın böyle olmadığının altı çizilmişti. Demokrasi cinayetinde pek çok örneğe ev sahibi olma şerefine nail ülkemizde iktidar karşıtı partilerin söyleminde “Efendiler gerçek din öyle değildir, böyledir” gibi bir söylem var. Adeta muhalefet de kendini muhalif olduğunun temel paradigması ile inşa etme saçmalığı içinde bulunuyor. Oysa ki madem bir karşı duruş var bu noktada neden biz daha dindarız kurgusu hakim anlamış değilim. Dahası anlayamadığım bu nasıl bir ahlak anlayışı ki başarısız, “hayırsız” ve ateist olduğunuzda öldürülmemeniz için her türden mazereti sıfıra indirgemiş oluyor. Özge başarısız bir öğrenci olsaydı da öldürülmemeliydi. Ali İsmail Korkmaz hiçbir duyarlılığı olmadan sadece kendisi için yaşayan bir genç olma ihtimalinde de öldürülmeyi hak etmezdi. Berkin bir yetişkin olsa da öldürülmemeliydi.
          Bu ahlaki kurgu nasıl bir mantığa/mantıksızlığa dayanıyor ki aynı oranda demokrasi de çökmüş oluyor? Sadece çoğunluğun önördüğü kriterlere uygun çerçevede olumlu birer figürü temsil edenler en kabaca tabiri ile yaşamayı hak ederken neden çoğunluğun dışında marjinal bir hayat sürenler yok edilebilsin ki?
          Bu demokrasi sınavında temcit pilavı gibi tekrarlanan ahlaki değerlerde yozlaşma fikri neyi temsil ediyor? Ahlak nedir? Bu ülkede varolabilmek dahası yaşama hakkına sahip olabilmek için toplum yararına hizmet etmek mi gerekiyor? Bu çocuklar öldürüldü. Hepimizin içi kan ağladı ve bu telafisi olmayan bir durum. Bu çocuklar iyi özelliklerine rağmen katledildi söylemindense bu çocuklar ne yaparlarsa yapsınlar yaşamayı hak ediyor söylemi daha demokratik olmaz mıydı?
          Ahlak denilince aile kurumu akla geliyor. Bu noktada dahi birinin canını yakmadığı halde sırf kendi hayatını, kendi bildiği gibi birey olma bilinciyle yaşayan insanlar evlatlıktan reddediliyor. Oysa bir insan farklılığının bedelini dışlanarak ödememelidir.
          Bazen farklı bir şey inşa etmeye inanıyorsak daha cesur biçimde karşıt güçten bütünüyle bağımsız bir söylem geliştirmek farz oluyor. Mutlak iktidarı yıkmak, demokrasiyi müjdelemek için belki de her şeyden önce ahlaki değerlerimizin bütününü gözden geçirmemiz gerekiyor. Berkin Elvan ekmek almaya gitmeseydi de öldürülmeyi hak etmiyordu. Tutun ki polise taş attı sapanıyla bunun ne mahiyeti var? Tutun ki çocuk değildi. Tam da burada acımızı yaşarken dahi zorba gözlere açıklama yapma ihtiyacı ne berbat bir histir. Mağdur taraf, kusurlu bulunanın aslında ne kertede bu sistemde ideal olduğuna dair ikna yarışına girmemeli. Bırakın şu ahlak zırvalığını, bırakın insanlar acılarını yaşasınlar. Yaşama hakkı elinden alınmış bir insanın kabahati aykırı olması, hakkını araması olmamalıdır. Hatta bu örnekte hiçbir kabahati olmamalı. Biz çocuklarımızı her hâlleriyle bağrımıza basarken bu akılsızlar da artık iktidarın tuzağına düşüp onun ayıplayacağı noktaları törpülemek zorunda kalmamalı. Gerçek bir karşı iktidar kendini mevcut olandan farklı tanımlamalıdır. “Ben daha ...” yarışına girmemelidir.

          Özetle, hiç kimse en kapsayıcı hâliyle toplumun genelinden daha farklı bir yaşam idealine sahip olmasından ötürü öldürülmeyi hak etmez. Kimse koruma kalkanlı polise karşı kendini savunduğunda -ki cana kastetmek yoktur- öldürülmemelidir. 

3 Nisan 2014 Perşembe

“YAZMA” VEYA SÖZLÜ TACİZ GİRİŞİMLERİ: DİYALOĞA AYAK DİRETEN MONOLOGLAR

Giriş Notu: Bu sayıda mizahi unsuru bol bir yazı yazma hedefinde olsam da epeydir yazmak istediğim bir konuda, konunun ciddiyetinden olsa gerek, dil şaşmasına uğradığımı başından itiraf etmek isterim. Ciddiyet-mizah ikiliği (yüzeysellikte son nokta) yaratıp kendi yeteneksizliğime bahane üretiyor da olabilirim. Mazur görün. 





   

  


Yazmak ya da Yazmamak İşte Bütün Mesele Bu!



          Sokağa adım atıldığından itibaren sözlü taciz yasalarının binbir çeşit rengiyle, istikrarlı biçimde yürürlüğe geçirildiği ülkemizde kadınlara anlatacak çok malzeme çıkıyor. Acıklıdır ki sözlü tacizin eylemsel tacize hatta tecavüze evrilmesinin her mertebesini çocuk yaştan itibaren deneyimlediğimiz bir ülkede yaşıyoruz. Amiyane tabirle “birine yazma” ile sözlü tacizin ince hatlarla ayrıldığı bir ortamda yaşadığımız kanısındayım. Daha çok kız kıza sohbetlerde utancı kırıp anlatabildiğimiz pek çok sözlü taciz anıları vardır. Travmatikliğinin diğerlerine kıyasla daha paylaşılmaya müsait olmasından ötürü “Sözlü Taciz Güncesi” başlıklı projemi hayata geçirme kararı aldım. Çocukluktan, ergenliğe, yetişkinliğe, orta yaşlılığa, yaşlılığa kadarki evrede aklımıza kazınmasına dirensek de bir türlü silinmeyen sözlü tacize uğradığımız anları paylaşabileceğimiz bir platform oluşturma fikrine ne dersiniz? Bu konuda siz değerli okurlarımın fikrine açığım. Paylaştıkça güç kazanırız. Neticede bizi bizden başka koruyacak yok. Farkındalıkla bir nebze aşabileceğimiz durumları gözden geçirmeyi deneyelim. Bakalım ne olacak? Başlıkta zikrettiğim diyaloğa ayak direten monologlar tabiri ise yazmakla yetinmeyip işi tacize vardıran kişinin kendi monolog evreni üzerinden karşı tarafı zorla diyaloğa çekme girişimlerini anlatmaya çalıştım. Bu ayak diretmelerin nerede sınırını aştığını belirlemek zor. Bu yüzden işe bence en temel yaklaşımla; soruna adını koymakla başlayabiliriz.
           Sanırım halk arasında “yazmak” olarak tabir ettiğimiz eylem, sözlü tacizin masumâne formu. Neticede hoşlanılan kişinin yazması durumunu da içermesi bakımından “yazmak” olumlanabiliyor. Ama “Herif deli gibi yazıyor ve ben istemiyorum” anı da var. Sözlü tacizde istenilmeyen bir durumun içine itilen mağdur bir taraf olduğu şüphesizken yazma girişiminin doğası muğlaklık taşıdığından rahatsız edici boyutlara hangi aşamada geçildiği öngörülemiyor. Kimi zaman bilhassa kadınların sözlü taciz ile yazma girişimini ayırt edemeyecek duruma geldiğini düşünmüyor değilim. Sanırım ülkemizdeki şiddet dozajı ile bağıntılı olarak kadınlarda sözlü tacize tolerans daha fazla. Travma yaratacak derin şiddet örneklerinden sonra kadınlar kelimenin tam anlamıyla sözlü tacizi olağan karşılayıp adeta bu kadarla kalmasına şükredecek noktaya geldi. Bu yazıda daha çok istemediğinizi ortaya koymanıza karşın ısrarla size yazan hatta sözlü tacizde bulunan insanların yaklaşımlarına değinmeye çalışacağım. Yazmanın kolaylıkla sözlü tacize evrildiği anlara yer vereceğim.

             ******************************************************
          İnceden yazma, laf atma ve tehdit içerikli sözler yapılanın adını koymayı zorlaştırıyor çünkü bazen bunların hepsi paket program olarak sunuluyor. Israrcı kişiler bazen öyle cümleler kuruyor ki ne tepki vereceğinizi şaşırıyorsunuz. Sizi hazırlıksız yakalayan bu sözler zihninize öyle fatal error verdiriyor ki tacizcinin sözlerine gülseniz mi ağlasanız mı bilemiyorsunuz. Kimi zaman da ısrarcı kişiyi defetmek uğruna zoraki diyalog yaşanabiliyor. Tacizci kendi dünyasını ve düşüncelerini öyle fütursuzca paylaşmaya hazır ki otobüste, kalabalık bir sokakta dahi zerre çekince hissetmeksizin tweet atar gibi laf atabiliyor.
          Kendi anılarıma ve çevremdeki gözlemlere geçerek şu resmi dili bir nebze kırmayı ümit ediyorum. Sözlü tacize meyilli meslek grupları ile söze başlayayım. Misal kuaför ve taksiciler... Elbette bu mesleğe mensup tüm kişiler için genelleyemesek de benim “kıstırma taktiği” adını verdiğim yöntemle işini kötüye kullananlara epeyce rastlamışsınızdır. Artık mekâna hâkim olmaktan mıdır nedir önce sizi ablukaya alıp sonra hemen yazma girişimine geçerler. Şahsen sık kuaföre giden bir insan değilim. Dolayısıyla gittiğimde de artık insana benzeyip milleti korkutmayayım amacıyla hareket ettiğimden genellikle uzun aralıklarla kuaförü ziyaret ediyorum. Sürekli gittiğim bir yer olmadığından sık kuaför değiştiren bir tipim. Özetle bu sayede hem çok gözlem yaptım hem de tanışıklık olmadığından istemediğim durumla çok karşılaştım.
          Şimdi istenmeyen durumlara nasıl zorla itildiğimi/itildiğimizi anımsayalım. Bu istenmeyen koşulları oluşturup işini kolaylaştıran kimselerin uyanıklıklarını anlamak üzere özellikle detaylandırarak kuaför sahnesinde yaşananları anlatacağım. Böylelikle yazma/ sözlü tacize hazırlık evresini başka bir deyişle kıskaca alma taktiğinin işlerliliğini de görmüş oluruz:
          Yeni girdiğiniz kuaförün -biraz da janjanlıysa- bütçenizi aşan bir mağazaya girerken hisettiğiniz duyguları hortlatması an meselesidir. Hadsizlik endişesi yerini tekinsizlik hissine bırakır ve “Allahım şimdi bunlar hem kafamı kuşa çevirip hem de paramı emer mi?” sorularıyla koltuğa oturursunuz. Aynadaki ekşi yüzünüzle düşüncelerinizi toplayıp ikiye bölersiniz. “Korkma her şey iyi olacak” telkini ile olumsuz havayı yenmeye çalışırsınız. Sonrasında mekânda çalışanlara hâkim olmadığınızdan çıraklık-ustalık derecesini belirleyemediğiniz kimse gelip saçınızı didikleyerek: “Saçlar temiz mi?” diye sorar. “Eeee şey dün yıkamıştım” demeniz çoğunlukla karşı tarafı ikna etmez ve zaten temiz olan saçlarınızı bir daha, bu kez özel bir solüsyonla yıkayacağını söyleyerek sizi ikna eder. Saçınızı yıkarken diplerini güzelce ovaladığında kendinizi iyi hissetmeye başlarsınız. Sonra bu ovma işlemi adını koyamadığınız bir şeye dönüşür ve yine tekinsizlik hissi ile boynunuzda rahatlama yerine kasılma hissedersiniz. Aynı anda: “Kaç yaşındasınız? Okuyor musunuz? Nerelisiniz?” soruları ard arda patlamaya başlar. “Adam saç diplerimi mi arındırıyor yoksa boynumumu okşuyor? Ne fetişi la bu?” demenize kalmadan üçüncü sorusunu yanıtlarken bulursunuz kendinizi. Bu öyle karşı konulamaz bir evredir ki...Kuaförün mekânında onun sözü geçmektedir. Misafirliğe gitmiş gibi bir hisle her türlü andavallığına katlanmak nezaketini gösterme ihtiyacı duyarsınız. Bir de “Ulen şimdi kızar saçımı mahveder” endişenin lokal anesteziliye bağlatması da benim açıklayamadığım bir etkidir. Adam: “Bir şey ikram edelim mi?” deyip Hannibal gibi kendi beynimi yedirtse cık diyemeyeceğim minvalinde iğrenç bir acizlik hasıl olur. Siz nereli olduğunuzu söyledikten sonra: “Ben de İzmirlisiniz” sandım demek, kuaför yazmasının klişe taktiklerinden biri hâline gelmiştir.“Nerelisiniz?” sorusuna karşılık sizi zorla İzmirli yapan kuaför, elbette hüsn-ü talil sanatının feriştahı ile size “İzmir'in kızları güzel olur, sizin güzelliğinizin kaynağı da bu olmalı” gibisinden bir güzel sebep yarataraktan gururunuzu okşamaya çalışır. Saç yapılma faslında boya yaptırıyorsanız adama vereceğiniz en ufak ayarda saçınızın Sulukule stiline dönüşmesinden tırsmanız gayet anlaşılır bir kaygıdır. Fönde ise saçı yakmak suretiyle yazan meslek erbabı “Haftasonu işiniz yoksa kahve içelim”e kadar vardırmıştır fütursuzluğunu.
          Kuaförlük hem yazıp hem işini yapmaya uygun bir meslektir. Size sorulan özel sorular pekala muhabbet etmek amacıyla sorulmuş olabilir. Öte yandan zaten dokunma odaklı bir iş olduğundan masajla taciz çok kolay birbirine girebilmektedir. Bu iç içe geçmişlik kimi fırsatçılara mesleği kötüye kullanmada güzel olanaklar sağlamaktadır. Siz ise“Ya sandığım gibi değilse” rezillik çıkmasın deyip son ana kadar bu aldatmacayı deneyimlersiniz. Kuaförlük müşteriye güzel olduğunu hissettirerek psikolojik destekle uğurlayan bir meslek olduğundan iltifatların ucunun nerede kaçacağını kestirmek güçtür. Kimi soruları yanıtlamayı yadırgasanız da şık kaçmaz diye yanıtlamak durumunda hissedersiniz. “Okuyor muyuz?”un ardından gelen görece makul soruların arasına “Erkek arkadaşınız var mı?”nın sıkıştırıldığına dahi şahit oldum. Ayar verdiğimde de “Yok buluşmaya gidecekseniz ona göre saç yapıyım” diyerek kıvırmasyonlara girişmeler de mesleğin esnek olanaklarından biri. Bu klişe soruların muhabbetten yazmaya evrildiği o sınır noktasını birçok arkadaşımla deneyimlediğimizden artık “Yeter” dedim. O anda her ne kadar kendimi “Bir daha kuaföre gidersem Allah yarattı demeyip bu klişelerle dalga geçeceğim. Hizmet mi alıyorum, veriyor muyum belli değil” sözleriyle dolduruşa getirsem de uygulamaya geçemediğimi fark ettim. Sanki dükkandan içeri girdiğim andan itibaren bu dünyada tarifi olmayan peri tozu gibi bir şey serpiştiriliyor üstüme. Keratin ve saç spreyi kokusunun yüksek dozajda kafa yapıp basiret bağlanmasına yol açtığını bilimadamları artık açıklamalı. Her neyse en son hissettirmeden yazma tekniğine bir yenisi eklendi. Gittiğim kuaför yakın zamanda İngiltere'ye eğitime gideceğini ve kendisine uygunsam İngilizce çalıştırıp çalıştıramayacağımı sordu. Ben de çok yoğun olduğumu ancak elimden geleni yapabileceğimi söyledim. Numaramı aldıktan sonra kartını verdi ve çıktım. Sonrasında arkadaşlarımın çoğu “Bariz uydurmuş. Sana yazmış” deseler de inanmak istemedim. Yine de belli olmaz kaygısıyla şehir dışında olacağımı belirtip iptal ettim. Gel gelelim sözü edilen kişi İngiltere'ye yakın zamanda gitmediğinden, hatta hiç gitmediğinden. “Layn!!!! Yoksa??!!” şüpheleri ile beni baş başa bıraktı. Eğer bu bir yazma girişimi ise -ki hâlâ emin değilim- bravo! Neticede eğitim toplumumuzun en büyük zaafı.
          Mekâna hâkim olma olanağı ile istemediğiniz bir şeye yeltenen meslek erbabına ayar verdikten sonra ölçüyü daha da kaçıracağından korktuğumuz bir başka meslek de taksiciliktir. Taksicilerin bazıları haddinden fazla soru sorar. Çok konuşmak istemediğinizde gaza abanıp sizi korkutur. Oturduğunuz yeri öğrenmesin diye taksiden erken inersiniz. Takip ediyor mu diye üç buçuk attırır. Size yazan taksici bazen de dikiz aynasından hat safhada dikizleyip laf atar. Üstüne radyosunda çalan şarkının sesini açıp direksiyon showa geçer. Koltukta büzüşüp şurda inebilir miyim dediğinizde “Ne güzel gidiyorduk” diyeni bile vardır.
          Bazen garsonlar da çıldırtır. Size ikramlarda bulunarak ilgisini belli eden garson olur olmadık masaya damladıktan sonra çaresiz hesap öderken tüm hünerlerini ortaya dökmeye çalışır. Malum klişe soruları sorar. Numarasını zorla adisyon iliştirenler de gözlemlenmiştir.
Çeşitli meslek gruplarının hissettirmeden yazma becerilerine ilginç bir yorum da facebooktaki bazı kullanıcılardan gelmiştir. Bu kullanıcılar sizde ekli olmamalarına ve gizlilik ayarlarının katılığına rağmen ne yapıp edip size mesaj yollarlar. Genellikle gelen kutusuna bakan siz bir gün “Diğer” kutusuna baktığınızda tanımadığınız kimselerin yazma girişimlerine tanık olursunuz. Bunların içinde birçok kadına aynı mesajı gönderdiğini gizlemek için acemice “sadece size” yolladığı vurgusuna yer vermeden rahata ermez bu insancıklar. Posta gazetesindeki şiirlerin üslubunu andıran mesajlar da acemi lirizmleriyle mizah anlayışınızı besler.
          Yazmanın sözlü tacize dönüşmeye en fazla fırsat bulduğu alan sokaklardır. Bu kez hissettirmeden yazanların dışında kulağa fısıldama ve hiçbir şey olmamış gibi yanınızdan geçip giderek sözlü tacizini gerçekleştiren dayılar söz konusudur. Bu dayılar en ağıza alınmayacak sözleri ile sizi nasıl fantazilerine dâhil ettiklerini yanınızdan geçerken söyleyip hiçbir şey olmamış gibi yürümeyi başaran poker suratlılardır. Kimisi de hat safhada pişkindir. Önce yola okkalı bir balgam atıp buraların kendisine ait olduğunu gösterir. Sonrasında ise avına yaklaşıp iğrençliğini söyler ve gülerek bekler. Rahatsız etmekten haz alan bu şahıslar bazen de bindikleri arabadan iğrençliklerini yayalara taşırlar. Yine burada da müziğin sesini orantısızca açmak esasına uyulur. Gaza abanmakta iktidar manyaklığının başka bir gösterenidir.

“ME TARZAN, YOU JANE: INTRODUCTION TO RELATIONSHIP”

          Şubat deyince akla 14 Şubat geliyor. Aralık'ın son haftasında nasıl: "Yılbaşında nabiyon?" sorusuna "Aneeem! Yıl ne zaman bitti daha onun idrakine varamadım. Planım yok öküz gibi yalnızım. Hem her sene aynı bok!" cevabı veriliyorsa 14 Şubat için de benzeri melankoli bezeli bir diyalog hasıl olur. Yalnızlar ekstra mutsuzken, ilişkisi beklentilerini karşılamayanlar: “Yalnız olsam daha iyiydi. En azından tanımım belli olurdu” der durur. Bu bakış açısı pek sağlıklıdır. Zira yalnız olmak gerçekten de daha az soruna yol açar. Sinüslerden beyne oksijen daha çabuk ulaşır. İlişkisi olup 14 Şubat'a girenler ise tıkalı sinüsler gibi hiçbir şeyden tat alamaz. Erkek milletinin 14 Şubat'la imtihanı genellikle Tarzan İngilizcesi seviyesindedir: “Me Tarzan, you Jane”. Erkek kısmısı jest yapmanın ne olduğu güç idrak etmiştir. Jest genellikle sipariş üstüne bir güzellik yapma eylemi değil de insanın spontane karşısındakini tanıyıp ona sürpriz yapması olduğundan erkekler için asıl sorun “jest”in tanımında patlak verir. Bu tanımı kapanların çoğu ise “Anlıyorum ama konuşamıyorum” seviyesindedir. Bu yazıda ötesinden berisinden bu konuya temas ediciiim.
          Belki de özel günler söz konusu olduğunda erkeğin Tarzan İngilizcesi ile pre-beginner seviyeyle apışması, kadının ise özel gün adabının histerik yol göstericisi olmasının altında başka sebepler vardır. Aklıma bazı sorular hüum ediyor: Neden kadınlar özel günleri erkeklere kıyasla daha fazla sahiplenir acaba? Perioda dahi “özel gün” denmesi koşulluyor mu kadınları? “Kendimi o özel kişiye saklıyorum” repliği neden hep kadının ağzındadır? “Yoksa yıldönümümüzü unuttun mu?” sorusunu neden hep kadınlar sorar? Her şeyden özel olmasını beklemenin mantığı nedir? İşin garip tarafı kadınlar özel günlere sahip çıkıp karşı cinse bunun eğitimini vermeye başladı ve bir anda advanced seviyeye ulaşmış erkekler türedi. Kadınların bu yeni erkek tipini yaratmadaki başarısı azımsanamaz. Erkeği en ufak bir dirence sürüklemeden kabullenişe iten ve öz mutluluğu için belli başlı eylemleri yerine getirmenin gerekliliğine iten bu kadın tipi âdeta toplum mimarı yahu!

Öte yandan özel gün ve haftalar aynı zamanda kadınların toplumda bir yer edinmesinin göstergesi. “Ay şekerim benimki yemeğe çıkardı. Bir yüzük almış. Nah bu kadar! Seninkiyle naptınız dün?” sorusu direkt kadınlar arası rekabeti doğuruyor. Hemcinslerinin akıllı partnerlerine karşılık hiçbir şey yapmamış olan erkeklerin şu tiradı işitmesi de kaçınılmaz: “Püğ Allah belanı vermesin! Elalemin herifleri nerelere götürüyor! Sen napıyorsun? Sıfır! Utan be adam!” Bu tirat da yeni erkeklerin oluşumunda ilham kaynağı olabilir tabii. Gayet caydırıcı! Kadın dırdırındansa her şeyi yapmaya hazır adam modelini türetmiş olabilir bu yaklaşım. Belki de kadın dırdırından çok ikna ediciliğidir asıl belirleyen. Her orta sınıf kadın kendi evinin Hürrem'i olmuş ev ekonomisini de Sülüman'ını da idare edecek güçtedir. Aman ne güzel! Eleştirmekten çok bu gıcık görünse de erkeği parmağında oynatan kadın tipi bana garip bir haz veriyor. “Aferin kız! Biz yapamadık bari siz yapın bacım” dedirtiyor.
          Konu açılmışken ilişki yürütme sanatının vazgeçilmez sponsoru Facebook'u unutmamak gerek. Malumunuz sıkça mutluluk fotoğrafları paylaşılıyor. Kafaları yapışık poz veren çift Venedik'te... Kafaları yapışık poz veren çift gittiği yere özgü bir tatlı ile... Kafaları yapışık poz veren çift arkadaşları ile sosyalleşirken... Yanlış anlaşılmasın ama ben hiç bu tip eylemleri bayılarak gerçekleştirecek bir erkek görmedim. Görgüsüzlüğümü mazur görün. Sanki bu erkekler iyi eğitilmiş gibi. Yani benim bildiğim erkek milleti kırk tane poz vermekten, alışveriş yapmaktan, kız arkadaş toplantılarına katılmaktan sıkılır. Bu adamlar genellikle 30 yaş üstü, kimseyi bulamamış, soyunu sürdürmek için bulduğu kadına yapışmak ve onun her dediğini yapmak zorunda hisseden tipleri android. Ay şimdi de kedi uzanamadığı ciğere pis dermiş modu doğmasın sakın!
          Uzun süreli ilişkinin ya da evliliğin her anı özelleştirme sanatına dayalı olduğunu kabul eden bir nesil türedi galiba. Eskiden yurt dışına zengin insanlar gidebilirdi. Şimdi orta sınıf herkes yurt dışına tatile gidiyor. Çiftler içinse bu zaruri bir eylem. İlişkinin kalitesini belirliyor. Tatilde ise moda yerlere gitmek, bilhassa “bilmem ne beach club”larda poz vermek mutlu bir ilişkinizin olduğunu elaleme kanıtlamak için şart. Öte yandan bu kapitalizme destek projesinin erkekleri dönüşüme uğratması ise belki geleneksel Türk erkeği modelinin aşınması anlamında önemli olabilir.


          Günümüzde ilişki içindeki erkekler acemiliklerine rağmen daha çok özel günleri destekleyici bir rol üstlenmiş durumda. En azından facebook'takilerin çoğu böyle görünüyor. Evde karısını kısıtlayıp dövüyor mudur bilemeyeceğim ama ne biliyim ya gayet iyi görünüyorlar kardeşim! Kardeşim demişken kız kardeşim geçen gün “Yapılan araştırmalara göre facebook en çok kadınları bunalıma sokuyormuş. Ben kapattım. İçim çok rahat. Mis gibi hayatıma bakıyorum” dedi. Her zaman benden daha rasyonel olma vasfıyla ailede sıyrılmış olan kardeşime milyon birinci kez hak verdim. Hakikaten kadınlar arası rekabeti tetikliyor bu facebook. Gel gelelim erkekleri de dönüştürüyor. Spa'lara, brunchlara, club'lara, Avrupalara giden metroseksüel tabir edebileceğimiz mutlaka bir gym'e yazılmış polo yakalı adamlar türedi. Bazen şeytan dürtüyor: “Kızım bir bulamadın şöyle adam” dedirtiyor; ama ne biliyim ya işte! Sonra aile genlerim bu noktada da devreye girip “Ay çok yapay! İçi seni dışı beni yakardır onlar. Sen inanma, bakma çoğcuuum”teselli ikramiyesiyle bu düşünceden sepetliyor beni.

24 Ocak 2014 Cuma

ZENGİN KOCA DOLANDIRICI KOCA

              Zengin koca, her kadının hayalidir. “Yemesin yedirsin”in ötesinde bir sevdadır bu: Yesin, yedirsin, yiyelim amma velakin hiç eksilmesin. Sonu gelmeyen bir zenginlik! Harem fantazisi gibi bir elin yağda, bir elin havyarda. Böyle mis bir baloncuğun içindeyken insan manyak mı dünyaya bir kere geldiğini bilmesine karşın şüphelere gark olup: “La bu suyun kaynağı nereden?” desin. Haydi tut ki bir gece ansızın kıllandın sordun. Adam da dandirikten bir cevap üfürdü. Az emekle ikna olacağın on metre öteden belli. Zevk ü sefa ırmağından botoks yaptırıp doğacak çocuklarına yaşamın bulunduğu az sayıda kimseye açıklanmış bir gezegenden devremülk almak istemez miydin hanım?

             Ben de lafı dolandırmayayım artık! Efenim etraf dolandırıcı kaynarken bizimki ancak laf dolandırma level'ında kalıyor işte naparsın?! Ahlakımız batsın! Malum ileri düzey olarak takdim edilenlerden hangisinin gizliden, hangisinin açıktan, nasıl türlü dolandırıcılıklara imza attığı, nasıl bandıra bandıra rüşvet yediğinin bir bir ortaya çıktığı bir gündemle çalkalanıyoruz. Kimin defterinin dürülüp kimin dürülmeyeceği zaten belli olduğundan pek büyük heyecanlara gark olduğumu söyleyemeyeceğim ama herkeslerin ilgisini zıplatan Ebru Gündeş'in kocasıgilin mal varlığı meselesine değinmeden geçmeyeyim dedim.

            Devletin malı deniz, yemeyen domuz diye sözümüz varken Ebru Gündeş'ten büyük erdemler beklemek accuk abes olacaktır. Arabesk-fantazi-pop artık hangi kategoriyse (üçünden biri herhalde ya da karışımı) müzik yapan bir hatuna ne şampayanlar açtırılmıştır. O da pek tabii içlerinden en iyisini seçecekti. Memleket zaten karanlık adama boy vermişken aşkı ile yakalayan hediyelere boğan bu adamcağızı Gündeş ne halt yemeye reddedecekti?! Arada alınan hediyeler basına taşınınca elbet “Doğacak çocuumuuuuza rızk abisi! İstikbal Mars'tadır”diyecekti. Neticede çocuk bu ülkede önemli bir paradigma. Mazallah çocuğun geleceği mevzubahis olunca kafayı sıyırıp ne yapacağını şaşıran ana-babalar var. İnsanımız için gayet anlaşılır bir açıklama idi Gündeş'in yaptığı: “Sizde de var. Siz de bir tarafınızı yırtıyorsunuz çocuğunuz için. Ahanda biz de geleceğine yatırım olsun diye şey ettik!” gibisinden. Ya ne diyecekti? “Fırtınalar koparsa kopsun. Sürüklesin ikimiziiii! Arzular tutuştursun bizi. Razıyım sonuna. Senle olsuuuun” mu deseydi? “Arzu”, “tutku”, “spor araba”, “her türlü hırsa sahibim” ancak şarkı sözünde kabul edilebilir.

             Şimdi Ebru Gündeş'in durumuna bir de şu açıdan bakılabilir: Kadın kocasının ne iş yaptığının farkında biri olarak “Hayırlara vesile olsun” yerine “Hayır” deyip Zerrab'ı reddetseydi. “Ben neticede hayatta çok trajik anlar yaşadım. Hepsinde de işimi yaptım” minvalinde kurduğu cümleyi bir de aile kurma meselesinde gösterseydi acaba daha mı onurlu bir portre çizecekti? Aslında üzerinde düşündüğüm şey ;Ebru Gündeş'ten ne beklendiği? Kara para aklamayan bir adamla olmanın Gündeş için cazibesi nedir? Gündeş mesleğinde belli bir noktaya gelmişken aile kurarken daha aklı başında, geliri belli bir eş mi seçmeliydi? Ya da kimi sanatçı tayfasından örneklere eklemlenip “single-mother”lığa mı soyunmalıydı? Ataerkilliğin yüceltildiği arabeskin dibindeyken bu da uçuk bir örnek mi olurdu? “Geleneklerimize uydu mu şimdi?” sorusunu mu doğururdu akıllarda? Ülkemiz sınırları içinde single-mother'lıktan ödleri korkan binlerce hatun kişisi var. “Ay öküz de olsa çocuğumun babası olsun, öküz model olsun, neticede erkektir” düşüncelerini kıramayan yığınla ekonomik özgürlüğünü ilan etmiş hatun var. Hasbel kader evlenip herifin her türlü manyaklığına katlanmayı görev bilen, boşanma kabusu ile uykuları kaçan hatunlar... Bunların arasında Ebru Gündeş'in temsil ettiği dünyaya kıyasla daha entelektüel olanlar olduğu düşünülürse...Tanrım giderek içim kararıyor!
           
          Son olarak Gündeş'in geçen gün Acun'un programında söylediklerine flash back yapalım: “Çok şaşkın ve çok üzgün olduğum bir konu. Reza benim çocuğumun babası ve benim de kocam. Biz çok severek evlendik. Ve evlenirken bir söz verdik. İyi günde, kötü günde beraber olacağız diye.
Evet, bir karanlıktan geçiyoruz. Bildiğim bir şey var ki; her gecenin bir sabahı var. Biliyorum ki bunun da bir sabahı var” diyen Gündeş devamında: “Hayatta her şey, hiç kimse unutmasın ki insanoğlu için” ifadesine zıpladı. Bu cümle bile başlı başına tuhaf bir ikilem yarattı bünyemde. Birincisi sanki iftiraya uğramış bir kadın imajı yaratma çabası, ikincisi kocasının bir dolandırıcı olduğunu kabul eden, hatta para-pul bunlar insanın nefsini oynatan şeyler, her şey insana kafasıyla kocasının tahliyesini bekleyen bir kadın. Elbette Gündeş ilk ihtimali kastediyordu duygu durumuna bakılırsa ama yuh artık yav! Çocuk tabii yine kullanılan bir öge olarak sonraki ifadesinde bizlere nanik yapıyor: “Allah’ım inşallah bu kara günler çok çabuk geçer, çünkü çocuğumun incinmesini

istemiyorum”. İtibarın sarsılması en çok çocuğu etkileyecek korkusunu seyircinin yüreğine işletti vallahi! Arada da geç de olsa mesleğine sarılan bir kadının cümleleri: “Ben işimi çok severek yapıyorum. Şarkı söylemeyi çok seviyorum. Evlenmeden önce de işimi yapıyordum, evlendikten sonra da işimi yaptım, bugünden sonra da işimi yapacağım”. Öğrencilere: “okula siyaset sokmayın, işinize bakın, dersinize çalışın” demeyi görev edinen öğretmene örnek öğrenci yanıtı gibi adeta Gündeş'in cümlesi. Biraz da kocasından bağımsız olduğuna göz kırpan bir eda. “O beni işimden men edemedi. Bırakın şimdi onu, benim durum ne olacak?” der gibi gibi. Tabii “bırakın rızkımı kazanmaya devam edeyim, beni sizler yarattınız, hep böyle kalın cana yakın” iması da var. Bunun üzerine seyirci de durur mu yapıştırır “şak şak”ı. Valla Ebru Gündeş'in birkaç cümlesinden hareketle dediklerinin mealini çıkarsam kitap olur. Hem pişkin, hem mağduru aynı potada eriten bir belagat ustası gibi maşallah! Gelelim kıssadan hisseye zengin koca, dolandırıcı kocadır. Aman bacım dikkat etmeli! Zengin adamdan korkacaaan!

*Görselin aparıldığı site:
http://www.stargundem.com/resimler/566000/566756.jpg

25 Aralık 2013 Çarşamba

KIZLI ERKEKLİ




KIZLI-ERKEKLİ, KIZLI-KIZLI
Merhaba,
Benim adım H. Gözümü iki göz odalı bir evin küflü duvarlarına açmışım ilkin. Burnu sümüklü, kat kat kıyafetin üstüne anacığının ördüğü yelekle kapı önlerinde geçti çocukluğum. Aklım biraz erdikçe “Ana ben nasıl oldum?” diye sordum. Anlamayınca “Bebek nasıl olur?” dedim. Kızardı yüzü. Aceleyle “Sen çaydan oldun” dedi. Şaşırdım. “Ben çay içince karnım şişer mi?” dedim. “Yok, büyüyünce” dedi. Yine de çay içerken tedirgin oldum hep.
İlkokula başladım. Okul kıyafetinin altına yün çorap bir de taytla. Kaşınırdı bacaklarım. Utanıyordum kılığımdan. Siyah formanının altına kırmızı kalın tayt bazen de pantolon giydirirdi anam. Andımız okuyan kıza güzel çorap giydirmişlerdi. Saçları ipekten sanki. Kumral, beyaz kudeleli. Ben ne kirliydim onun yanında. Saçlarım kömür karası, uzun, örgülü. Onun saçları ince telli benimki kalın. Hem saçım hem kıyafetim kabarır da kabarırdı. Çocukluğumu, etimi örterdi. Çıkarınca bir bakardım ki bacaklarım sinek sokmuş gibi kıpkırmızı olmuş. Oğlanlar kızlar sebepsiz saçımı çeker, kafama vururdu. “Bitli” derlerdi. Yaz geldi mi yine tayt giyerdik içimize. Lastik oynarken eteğimizin altı görünmesin diye. İpek saçlı kız da giyerdi tayt.
Yaz gelip okul tatil oldu muydu anam kuran kursuna yollardı. Ezberlediğim duayı okuyacakken utanırdım. Ezber yarı yerinde aklımdan giderdi. Boylu boyunca serilmiş halının deseninden medet umardım. Olmadı mıydı rezil olur, gülen çocukların arasına geçerdim. Bir de köye giderdik. Köy değişikti. Sevinirdim.
Tatil bitti miydi yine okul başlardı. İçime karanlık çökerdi. Hiç gitmek istemezdim. Ortaokula geçtim. Bir gün “19 Mayıs geldi, stada gideceğiz” dedi hocalar. Bize dans gösterdiler, hareketleri yapmaya götürdüler. Kıyafetler dikildi. Kıyafet üstüme tam olmadı. Benden üç tane daha olsa anca sığardı. Rengi de kötüydü. Soluk mavi. Çalıştırmaya başladılar kızlı-erkekli. Her gün okul bitimi hoca bize hareket gösteriyordu. Başka okuldan erkek öğrenciler de gelmişti. Utanıyorduk çalışırken. Kızlar “o seninki, bu benimki” demeye başlamışlardı. Hava soğukken oğlanlardan biri ceketini vermişti. Gülüşmüştük.
Bir gün de hava çok sıcaktı. Çimenlerde çalışırken birden bayılacak gibi oldum. Karnım sancılandı. İçeri koştum ki diktirdikleri kıyafet berbat olmuş. Soluk mavi ala dönmüş. Utancımdan öldüm. Peşim sıra merak edip gelen kızlardan bir hocayı çağırdı. “Yıkat bunu, adam gibi getir”dedi hoca. Eve gidince anam tokat attı. Televizyondan yarım yamalak duyduklarımı düşündüm: “Ben artık kadın mı oldumdu?”.
Lise bire geçtim. Bir gün eve görücü geldi. Bana taliplermiş. Anama komşu kadın gelmiş anlatmış. Düşündüm evlilik nasıl şey. Amcamın kızı taze gelindi. Kına yakmıştık. Kırmızı bindallı giymişti. Çok özenmiştim. Benim de kafamdan sim dökeceklerdi. Akşama heyecandan gözüme uyku girmedi. Dön o yana, dön bu yana sabah ettim. Oğlanı pek hatırlamıyordum. Anam dedi ama, mahallede belki bir kez görmüşlüğüm vardı. O gece rüyamda garip garip hayaller gördüm.
Anam “Sen gelin kız olacan artık” dedi. Okulu bıraktım. Talipler geldiler. Kahve verirken gördüm kocamı. Hayalimdeki gibi değildi. Heyecanım söndü. Ağladım. Vazgeçselerdi keşke. Kafamdan sim döktüler. Gece üstüme çullandı. Öğürdüm. Anasıyla yaşıyorduk. Bana sürekli laf ediyordu anası. Bir gün “Of!” dedim. Akşama: “Anama nasıl of dersin” dedi. Çok beter sövdü. İlk öyle dövdü. Anamlar “Kocandır” dedi. Okullu olsam döver miydi? İş tutan kızları dövmezlerdi herhal. Anama çok kızdım.
Bir komşumuz vardı. Güzel kadındı. Halimi bilirdi. Ona ağlardım hep. Kocasından boşanmış, bir kızıyla otururdu. Ne özenirdim ona. Anam yaşında ama sanırsın abla. O kadar güzel, pörsümemiş. İzmir'e taşınacak. Yalvardım “Abla beni de götür” dedim. Saçımı okşayıp gülümsedi.

Evden kaçtım. İzimi kaybettirdim. Sonrasında hep arkama baka baka yürüdüm. Abla sağolsun himayesine aldı. Ev işlerine yardım ettim. Harçlık verdi. “Ablaya yüzüm kızarmasın artık” dedim. Arada evden parça dikiş-nakış yapıp yollamaya başladım.

Gel zaman ablanın kızı büyüdü. Üniversiteli oldu. İstanbul'a gitti. Sonra Amerika'ya... Bir gün kolunda ipek saçlı bir kızla eve geldi. Andımız okuyan kız gibi akça pakça bir kızdı. “Anne ben Ekin'i çok başka seviyorum. Biz bundan sonra beraber yaşayacağız.” dedi. Abla da “Olur kızım tabii, nerede ev tutacaksınız?” dedi. Kız:“Kanada'da yaşayacağız ve evlenmek istiyoruz” dedi. İşittiğime inanamadım. “Anam kız-kıza evlenir mi hiç?” dedim. Bağrıştılar, kapı çarpıldı. Abla kız gidince hiçbir şey yemez oldu. Ağlamaktan gözleri şişti. Ben de belli etmedim duyduğumu. Kız demek sapık olup çıkacaktı.
2 sene geçti. Çocuk evlat edinmişlerdi. Ablaya torunundur diye fotoğraf yolladı. Çok kızdım. Kadını öldürmekli bunlar diye düşündüm. Ablanın kalbi yumuşadı, kızı da torunu da sahiplendi. Sanırsın evliya. Anamı düşündüm yüreğim karardı. Beni verdikleri herifi düşündüm. O vakit bile midem bulandı.


Geçen baktım ki kızlı-erkekli kalmayı yasak etmiş başbakan. Her şeyi baştan başlayıp düşündüm. Kızı, erkeği, evliliği... Sevgi bilmezliği...

7 Kasım 2013 Perşembe

AVCI MISIN, TOPLAYICI MI?

       Kadın-erkek rollerine bugünden bakınca mağarayı dişi kuş bezer misali bir yaklaşım komik kaçıyor. Günümüz üzerinden bir baloncuk yaratınca mağarasına pazardan öteberi toplayıp getiren kadın aynı zamanda kasaptan et almak için temizliğe gidecek. Ne var ki yüzyıllar öncesinin “Bey, haydi git de avlan! Ben de ot topliyim” kafası daha hakkaniyetliymiş yev! Avcılık denilince de bugün Türkiye koşullarında en yakın imaj olarak geyik başının altında viski içen baba imajı yerine kurban kesme seramonileri canlanıyor kafamda. İç burkucu bir sahne! Kurban kesme faslında namaz etekli bir kadın, leğende duran hayvan başı, tepside et bölüştürme… Akrabalara siyah poşette dağıtılan etler… Neden bilmiyorum bu yazıda odak noktam dağıldı. Bilinç akışından bilinç akışına koşuyorum. Avlanma maratonunun son noktası zihnimde kurban eti dağıtan kadına dönüşürken bu kadın o kadın olamaz diyorum. Zira 21.yüzyıldaysak neden o kadın kadınlığından hiçbir parça taşımadan ellerinde kan, mutfağında koku hayvan parçalarıyla uğraşıp duruyor? Adam kurban etti. Sen de otur, bölüştür, pişir. Hıyk! Hiç estetik değil. En azından ideal kadın imajlarını bu sahneye oturtmak çok zor. Audrey Hepburn’ü siyah poşete et parçası yerleştirirken hayal edemiyorum. Anadolu kadınının makus talihine tüküreyim! Her türlü pis işe koşturulurken kadınlığını unutan genç yaşında 60’lık görünen biçare kadınlarımız. 21.yüzyıl bu tabloya hiç uğramamış gibi. Ne kadar şehirli kadın imajı çizilirse çizilsin bu coğrafyanın kadınının çoğunluğu böyle. Sex and the city kafalarından süzülen şehirli kadınların annelerinin çoğunun kadınlığından bertaraf edilmiş Anadolu kadını olduğu düşünülürse her kimlik fason çıkıyor.
       Bugün hâlâ “Kadın dediğin oturup kalkmasını bilecek” lakırdısının dönmesi de ayrı bir aşağıya çekme yöntemi. Oturup kalkmasını bilip saygıda kusur etmeyen Türk kadınından beklenti büyük. Kahvede oturan kocanın ve yığınla çocuğun istikbali için hamallıktan hamallığa koşması gereken bir kadın. Şimdi bu durumu yok sayıp iş bölümünden söz etmek abes değildir de nedir? İş bölümü hoş, amma velakin bu topraklardaki kadın mevzubahis olunca gerçekleşmesi zor bir şey. İş bölümü de ne canııım?! Sorumluluğun ekmeksiz bütün bütün yutulması arzu edilirken boğaza takılan taneleri birkaç iltifatla boğulmanın eşiğinden döndürmek safdillere teselli ikramiyesi. “Kızımız da pek hamarat, on parmağında on marifet” mottosuyla yetiştirilmiş küçük kadınlar…Hamarat olma görevini yaşamı boyunca yerine getiren sadık ev hanımını bir cümleyle motive etme derneği çalışmalarını yüzyıllardır sürdürüyor. Bu kafayla 2000’lere geldik. Kadınlarımız hem çalışsın, hem okusun, hem ev işi yapsın. Sırtlan babam sırtlan! Victorian dönemde dahi böylesi bir vahşet yoktu kanımca. Artık çalıştıkça bağımlılığa batan kadınlar var. Durum ümitsiz gözükse de tırnak içinde şehirli kadın olarak ifade edebileceğimiz kadınların hayatında bir kırılma var mı acaba?
Şehirli kadınlarımız bir ofiste çalışıp birkaç kuşak geridekilerin ya da fazla uzağa gitmeye gerek kalmaksızın annelerinin kaderini yıkabilmiş durumdalar mı? Şekil olarak evet! Peki ya zihniyet olarak yıkıldı mı bu kadının imajı? Üstüne iş bindirilmeye nazır yetişmiş bu kadın kimliği bir çırpıda silinebilir mi koskoca bir geleneğin üstüne? Üniversiteyi bitirmiş, çalışan kaç kadın hayatının erkeği olarak tabir edilen kabusu başına sarmaya meyilli değil? Bir kocanın boyunduruğuna girmek için can atan kadınlar…Kocaların beklentileri ise annelerini bu kadında görmek. Kadın da kocanın kendisine biçtiği bu ideal rolün hakkını vermek için işten çıkıp eve geldiğinde yemek pişirme derdine düşüyor. Öyle refleks olarak yerleşmiş roller ki bunlar. İnkar, nadiren akla geliyor. “Canım kocam, evde sıcak yemek olsun diyor. Annemin yemeklerini özledim diyor. Ben de elimden geldiğince ona bu ortamı sunmaya çalışıyorum. Yoksa garibim hep dışarıdan yiyemez ki o artık evli bir erkek. Yiğidim! Evli olmanın lüksünü yaşayacak tabii. Ben onun karısıyım. Modern kadın dediğin kiraya ortakken aynı zamanda herifinin boklu donunu yıkamayı kendine görev edinmiş kutsal eştir” iç monologları bir yana bir de duyarsızlığın diz boyu olduğu rahata alıştırma enstitüsü diyalogları vardır. Bu klişeler klişesi diyalogta ise: “- Tatlım çorba nasıl olmuş? – Anneminki gibi yapamamışsın.” Neden anasının çorbasını sunma peşindesin ki “modern” kadınım? Bırak en ufak noktada bireyselliğini ilan eden “Beni boğma, bana karışma” diyen adam kendisi yapsın çorbasını. Ah ah belki de kendi anneni yaşatıyorsun sen de… Tamam, kurban bayramında etleri bölüştürecek denli bir brutallıktan uzaklaşmışsın da yine de hem annen gibi iyi bir ev hanımı hem de baban gibi eve ekmek getirmekle mükellef adamın rolünü üstlenmen için bir klona ihtiyacın olmadığını kabul etmen hangi “hero” kafasına denk geliyor? G*tünü de yırtsan karşındaki herif ebediyen memnuniyetsiz olacak. Dudağının kenarıyla teşekkür ettiğinde dokuz parende atacak kadar acınası hâlde misin? Hem sen neden bu rolü bu kadar ciddiye alıyorsun ki? Yaşamın tadını çıkarmaya bu kadar mı ürkek yaklaşıyorsun? Yaşadığımız çağın artık post-post-modern kadınının seçeneklerinin hakkını verelim. Bu kadar korkak alıştırmayalım elimizi.
Şu aralar bir arkadaşımla kadınlık rollerinin girdabını akademide yer alan kadınlar olarak nasıl aşabilirizi konuşuyorduk. Elbette böyle yazdığım gibi toplumsal gönüllülük projesi soğukluğunda bir konu başlığı ekseninde evrilmedi muhabbet. Neyse işte, arkadaşım kadın çalışmalarında boy gösteren insanların ne denli özgür kadın tanımını kavramış olabileceğine dikkat çekti. Böyle reported speech ayarında anlatınca trt spikerine bağlamam da mevzuyu ele alışımı yavanlaştırdı galiba. Tekrar bir “neyse” patlatıp konuştuklarımızı aktarma işini toparlayayım. Özetle, bu kadar kadınlık rollerinden yakınıyoruz da neden heriflere ihtiyaç kafası devam ediyor dedik. Al bak bu devirde taşıyıcı anneler, sperm bankaları var. İster avcı, ister toplayıcı ol, dahası cesur ol dedik kendimize. Yakınmaktan gayrı binlerce single mother’a ortak ol, güzel çocuklar yetiştir. Psikopat, olgunlaşamamış eril benlikleri rehabilite edene kadar kendi işini en temiz yoldan kendin gör yevrim öğüdünü verdik birbirimize. Cesaretin var mı östrojenli yaşamaya? Varsa beri gel. Zira bu devir tam devri! Her tıbbi olanak mevcut. Aile kurmanın tek yolu kokuşmuş düzene sadık kalmak değil. Olanaksızlık edebiyatına acilen son verdiğimiz takdirde nefes alma alanlarının hiç de sanıldığı kadar uzakta olmadığını görmemiz an meselesi. Her sorumluluğun altına girip kadınlığını unutmaktansa cesurca esas sorumluluğun altına girmek bugünün kadını için en onurlu seçenek. Mağara kadınının iş bölümünü aratan bir düzenle boğuşmaya ne gerek var? Relax, take it easy! Not hard, believe me! Madem iş bölümü diye bir şey yok, varmış romantizmini yaşatmaya ne hacet? Hayal kırıklığına boy vermenin alemi yok! Kendin pişir, kendin ye!